Bu Siteden Her Türlü Alıntı Yapmak Serbesttir. Sitenin Tüm Hakları "KIBRIS TÜRK MİLLETİNE" Aittir. www.kibris1974.com'un Varlığı Türk Varlığına Armağan Olsun

Sitemizde Reklam Alanlarını Kullanabilmek İçin Mehmetçik Vâkıfına Veya Mücahitler Ve Şehit Aileleri Derneğine Yatırmış Olduğunuz Bağış Makbuzunu [email protected] Adresine İletmeniz Yeterlidir...

Geri git   KIBRIS1974 FORUM " Kibris TÜRK tarihi araştırmaları , Gündem haberleri, KIBRIS da kim kimdir ne nedir , kibris videolari resimleri dökümanları indir" > Genel Kültür > Konu Dışı
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Begendiğiniz köşe yazıları.
Cevaplar
298
Sonraki Konu
sonraki Konu
Begendiğiniz köşe yazıları. Konusunu Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
19888
Önceki Konu
önceki Konu

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 10-01-2014, 09:19 AM   #271
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

AKP-Cemaat savaşında “yuh” dedirten olaylar

İktidar-Cemaat savaşı akıl, vicdan, ahlâk sınırlarını aştı. Bir oradan, bir buradan misilleme tüm hızıyla sürerken, hesaplaşma inanılmaz noktalara ulaştı.
Dün Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’le ilgili yazdığım haberin daha mürekkebi kurumadı. İyi haber demiş ve GATA’da kontrol altına alındığını müjdelemiştim.
Ah Serdar, vah Serdar!.. Biliyormuş, Yazma, dışarda olumsuz propaganda malzemesi olmasın demişti. Dinlemedim, yazdım. Hem de Cemaat’e yönelik sert mesajlarıyla birlikte. (İlgili haber için: (TIKLAYINIZ)
Bugün ne oldu biliyor musunuz? Tedavisi tamamlandığı için taburcu edilip, Sincan Cezaevi’ne gönderildi.
Serdar Öztürk, Hiç önemli değil. Kimseye zarar gelmesin, laf-söz edilmesin. Üzülmeyin dese de ondan, annesinden, ailesinden hepinizin önünde özür diliyorum. Memleketin bu kadar ölmüş-bitmiş olabileceğini düşünemediğim için!..
Yetkililere bakarsanız; Yapılacak herşey yapılmış. Bu haberle hiçbir ilgisi yokmuş falan.
Bu sınır tanımaz savaşın ortasında gel de inan!..
İnanmak istedim, isterdim... Lâkin arkasından bir haber daha geldi.
Pazar günü yazdığım bir başka yazıyı şöyle bir soruyla bitirmiştim:
En acil konu şu: İktidar ve Genelkurmay Başkanlığı ‘kumpası’ kabul ettiğine göre, tutuklu askerlerin emeklilik işlemleri ve bu ay ortasında gerçekleşmesi beklenen F-Tipi cezaevlerine nakilleri durdurulacak mı? (İlgili haber için: TIKLAYINIZ)
Genelkurmay Başkanlığı’nın bu konuyu gündemine aldığını öğrendim.
Lâkin dün itibarıyla askeri cezaevlerine tebligat yağmaya başlamış. Muhtemelen Mahkemeden, TSK’yla ilişiği kesilen-kesilmeyen tüm askerlerin sivil cezaevlerine nakledilmesi için talimat gitmiş. Nakillerin süratle yapılması isteniyormuş.
Genelkurmay bile şaşırmış, çare arıyormuş!..
Bu da mı tesadüf?
Harbi bir savaşta bile hastaya, yaralıya, mağdura, esire dokunulmazken, bu nasıl bir savaştır ki, bu tesadüfleryaşanıyor?
Tanrılar daha nereye kadar çıldıracak?!.
Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler

Müyesser Yıldız
Odatv.com


http://www.odatv.com/n.php?n=akp-cem...lar-0701141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-01-2014, 09:19 AM   #272
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Yolsuzluk operasyonuyla istifa eden Bakanlar neden çocuklarına bu isimleri taktı

Cumhuriyet Tarihine Katkı:
Erdogan & Kaan & Oğuz & Barış & Kılıçdar
Kökünün darbede olduğundan hiç kuşku duymadım, akepe en geç Eylülist Darbe’nin tohumudur ve hep “darbe” dedim ve tekrarladım. Ancak en net ve açıklayıcı teşhis Profesör Çiğdem Kağıtçıbaşı’na ait oldu, Odtü ve Boğaziçi’nde profesör idi, sosyoloji, önce hiçbir ülkede islamlaşmanın bu kadar hızlı olamayacağına işaret etti ve sonra “tepeden inme” tarifini yaptı, hatırlıyorum ve bu önemli katkıyı Çiğdem Hoca’ya yazıyorum. Şimdi daha iyi görüyoruz, pek yobaz bir düzende, babaları nazır, “nezaret” sahibidir, rüşvetten tutuklanan çocuklar, Barış, Oğuz, Kaan adlarına sahiptir.Adlarına bakarsak, kesin “nev-müslim” familyadandırlar; 12 Eylül Darbesi pişirilirken bunlar da ana rahmine düşmüşler. Tabii M, E ve Z Beyefendilerin akıllarında aşırı müslüman bir dönem hiç yoktur, olsa idi, “Recep” ya da Fethullah” koyarlardı ve koymadılar.Güzel, adlarıyla tarih çiziyorlar.
Kullandığım kelimeler pek bilimseldir, kökü İspanya’da, zorla olsa da, Yahudilik’ten Hıristiyanlığa geçenlere önce “marrano” diyorlardı, domuz çağrışımı var, sonra daha kibar, converso ve hatta “cristianos nuevos” dediler ve bize de geldiler, osmanlı döneminde biz “dönme” ve daha nazikçe “nev müslim” diyorduk; İran’da çokturlar, “cedid el-islam” tabir ediyorlar, sanki “nizam-ı cedid” söylüyorlar. Tabii tersine de rastlıyoruz, Baruh Spinoza bir ara Amsterdam’da ve Dona Gracia, kızı Reina ile İstanbul’da “new jew” oldular, kısa tarih budur. Erbakan, Tayyip Erdoğan’a ve bakanlarına “çoluk-çocuk” diyordu ki tarih pek haklı olduğunu gösteriyor; bu çocuklar bihakkın nev-müslim, yeni-müslüman durumundadırlar. Devam ediyorum, yalnız Erbakan yetişemedi, bir eksiği var, Garbaçov Kemal; tamamlıyorum, Kemal Kılıçdaroğlu da mükemmel bir çoluk-çocuktur. Kemal hemen korkuyor.
İNANMAZLAR
Adları ise pek laiktir ve tarifini veriyorum, bunlar, Kaan, Oğuz, Barış, Beni M.E.Z., müslümandırlar bilmezler ve laiktirler inanmazlar, bilseler ve inansalar, yapmazlar. Güzeldir, bu tarif de bilimseldir, Erdogan laisizmi bir din saymaktadır.Sanki Hayber’deyiz ve en güzelinden hurmalarımız var. Alacaklar, Ömer’e isnad edilen hadis dahi var. Ellerinden alacaksın ve hızla zengin olacaksın, böyle başlamaktadırlar.
SAÇILDILAR
Üç büyük olay yaşadık, hayır yaşamadık, gördük; hayır artık bambaşka görüyoruz.Bir, “Gezi İsyanı”; iki, son bir milyonluk Anıtkabir Akını ve üç, Amerika’nın tazyiki ile bütün rüşvet torbalarının ve iltihaplarının patlatılması ve patlamasıdır. Saçıldılar. Bir kısmı hapse alındılar.
Öyleyse, şimdi biz hepimiz büyük tarihçiyiz.
Artık biz dahi, onlar aptaldırlar.
Onların başlarına pislik yağıyor.Bize gökten ilim düşüyor.Her yerde bilim var.
Ben şimdi toplayabildiklerimi yazmak istiyorum.
SIKMA MAKİNASI

Bir, islam mı, bütün kabiliyetlerin önüne dikilmiş tapa’dır ve hiçbir kabiliyetin yaşayamayacağı bir düzendir, diyebiliyoruz. Bir tür sıkma makinesidir ve posayı devletleştiriyoruz.Ezbere ve takiye’ye dayanıyor; “takiye”, göründüğü dinde olmamak ya da gerçek dinini saklamak anlamındadır, bilmeyi ve kabiliyeti yaşatmıyor.Posa çıkıyor ve geriye kalan döküntülerin yönetimidir ve bunu, Bizans’ın son devrinde, İstanbul’dan biliyoruz.
BÖCEKLEŞTİRME
İki, 1971/12 Mart ve 1980/12 Eylül, bütün kabiliyetleri yok etmek için yapıldılar.Huxley’in, “Yeni Cesur Dünya” eserindeki metafor ile, geriye sadece bir epzilon imalathanesi bıraktılar.Kafka’dan sonra ve böceğine ek olmakla daha somuttur ve büyük katkı sayıyoruz.Kim mi, önemi yok, biliyoruz, böcekleştirmek ve hep epsilon imal etmek üzere darbe üstüne darbe vurdular.El hak başarılı oldular, yerine koyacaklarını biliyorlardı ve tam hedefi buldular.
DARBE MAHSULLERİ

Üç, Akepe, Martçı Darbe ve asıl Eylülist darbenin mahsulü, eseri ve devamıdır.Güzel, devam ederken, kendimle tutarlı olmak istiyorum, hükümet verildiği an, yüksek komutanların otuz beş yıldır aradıkları ekip işte budur, dediğimi hatırlıyorum.Ve budur, hapislerle, işkenceler ile idamlarla insanımızı yaratmaya ve yaratıcıya düşman ettiler.Sonunda bize kendisine düşman bir halk bıraktılar. Kemal Kılıçdaroğlu, o hallerin en iyi hamurlanmış bir temsilcisidir. Cumhuriyet’in ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin her noktasından nefret ediyor; nefret ile vardır ve bitince yoktur.Olacaktır ve yakındır.
AKEPE’NİN STEPNESİ

Dört, Cehepe, kurulduğu andan itibaren akepe’nin stepnesi ve dayanağı olmuştur. a, Baykal, milletvekili olmayan Erdogan ile bir balıkçıda buluşmuş ve hem milletvekili ve hem de başbakan yapmak için anlaşmıştır. Cumhurbaşkanlığı vaadini kendine almıştır; kasetin bu vaadi çizmek için çıkartılmış olabileceği akla uygundur.b, 2007 Seçimi’ne girmemiş, Cenevre’de on günlük tatil yapmıştır, işte yaptığı budur. Arkadaşımdır, daha fazla uzatmak istemiyorum. Müvekkillerini satan bir avukat olarak bırakıyorum.
SEVİLMEYEN BİLİMSEL OBJE

Beş, uzmanlıklarım arasına Garbaçov Kemal’i de katmış olduğumu artık herkes biliyor ancak bir tek sevmediğim bilimsel obje budur. a) “Referandum” döneminde her televizyon programında “referanduma gir” yollu hem yalvardım ve hem bağırdım; Fethullah Gülen’e bağlı olduğunu anlatmak zorunda kalıyordum. Pek bağlıdır, artık aşikar ve itiraflıdır. Ne acı, polislerin ve savcıların fethullahi oldukları için elde bir tek belge yok diyordu ve şimdi “76 milyon arkamızdadır” cümleciği ile bol keseden atmaktadır. Pek güzel, şimdi deklare ediyor ve yalnız hiç reddetmemiştir. b) Döküntüleri Cehepe’ye topluyor ve yazık, sokaklardan çöp toplayan fakirlere benzetiyorum. c) İşte “Zaman” Gazetesi’nden alıyorum, bu büyük rüşvet torbaları patladığı zaman söylediği şu oldu: “Yolsuzluk yapan kimse, onun üzerine gitmek zorundayız. Kim yolsuzlukların üzerine gidiyorsa, onlara destek vereceğiz.” Böyle birine, biz Osmanlı üslubuyla “Lütfedersiniz Efendim” diyoruz.Çöken Osmanlı’dan kalma sadece bir efendidir.
PATOLOJİ LABORATUVARI

Konuşurken izleme imkanını bulmuştum, Fehmi Koru’da müthiş panik görülüyordu ve ilk ciddi taarruzda darmadağın oldular; ikisinin de solgun ve içlerine düşmüş yüzlerini okuyabildik. Bana, 14 Mayıs 1950, Şemsettin Günaltay’ı hatırlattılar; Cehepe’nin, ilk dönem, son başbakanından söz ediyorum. Öyle görünüyor, Kemal Bey, Tayyip Erdoğan’ın sükutu halinde kendisinin de kalamayacağını anlamış durumdadır.Bu, ilk doğru anlayışıdır, darbe pek anlatıcıdır ve tekrarlamış oluyorum.Şimdi patoloji laboratuvarındayız.
Bunlar, tekraren, çoluk çocuk ve devlet nedir bilmiyorlar ve bu nedenle, genellikle kibar, Dışişleri eski bakanı İlter Türkmen de, “ABD şaka bir devlet değil” sözleriyle hatırlatma gereğini duymuştur, Kılıçdaroğlu da anlamıştır. Büyükelçi Ricciardone ile görüştükten sonra celallendi, ama göğüs boşluğundan çıkardığı seslerde bir tek anlam bulamıyoruz.Tarihimizin en anlamsız adamıyla karşı karşıyayız.Ne acı, tüm kabiliyetleri iğdiş edilmiş birisini cehepe’ye oturttular.
ZEKAMIZA HAP

Saçılan irinler zekamıza hap oldu, iki gerçek var, gözümüze batıyor, çıkarmak zorundayım. Bir, “islam” şansını kullanmıştır, on yılda sınırsız bir iktidar inayet edilmiştir, önüne bir tek mania çıkarılmamıştır, “sara var ve diploma yok” dahi denmemiştir, cehepe, oligarşi, ordu ve Washington ve Ertuğrul Özkök ve Sedat Ergin ve müteveffa Birand ve Aydın Doğan sonsuz yardımcı oldular, işte encamı budur. Gökten destek ve cennetten meth-ü sena indirdiler; ortaya sadece idaresizlik ve iş bilmezlik ve nifak koydular.Artık sokaklarda yürüyen insanlar değil, vücut bulmuş kabiliyetsizlik ve vücut kazanmış su-i istimaldir.Gözüme batan budur.
THIS IS THE QUESTION

Dünyada hiçbir zamanda, demokrasi ya da diktatorya, hiçbir iktidara bu şans verilmemiştir; islam gelmiş ve islam olmuştur. Ve şimdi şu soru ortadadır; “hangi islam” ve “ne için”, artık kalan aklımızın tamamını bu meseleye hasretmek durumundayız.Güzel, şimdi bunu yazıyorum ve bunu yapmaya başlıyorum. İslam şansını ve kullanım tarihini bitirdi mi, this is the question ve buradayız.
Şunu da ekleyebiliriz, Cumhuriyet’in büyük kurucularının önünde, nesnel olarak böyle bir sorun yoktu ve şimdi önümüzdedir.Bütün kabiliyetleri ezen ve aklımıza kıran salan nedeni bulup çıkarmak durumundayız. Ve buradayız. Ve sorunlarımızı çözdüğümüz ölçüde büyürüz, bunu da biliyoruz.
KORKAKNAME

Bu arada, ikinci gerçek için, bir geçişe, en passant, ihtiyaç duyulabilir, ben duyuyorum, galiba “İkinci Aydın Bildirgesi” dahi dediler, birincisini Aziz Nesin yapmış ve bu ikincisi oluyormuş, bunları duymuşluğum var. Saçmadır, gazeteler, öz itibariyle, “din devleti kurmaya kalkışanların halka hesap vermesi için mücadele edeceğiz”, bunu yazdılar. Ben bu kadar korkak ve anlamdan yoksun bir metni ilk defa görüyorum; her yanı utanç vericidir, diyorum. Hem kendilerine ve hem laisizme zerre kadar güvenleri yok, kurdular, kurdular ve halka dayanıyorlar.
Sözüm Tarık Akan’adır, ben Aydın Bildirgesi’ni tazelemek için aramıştım, cevap bulamamıştım; demek korkakname peşindeymiş, öğrenmiş oluyorum.Sözüm Malik Ecder Özdemir’edir; ben sizi böyle yetiştirmedim ama bozulma ise normaldir, cehepe bozucudur.Pek bozulmuşlar, anlıyorum. Düzeltiriz. Benim bir aforizmam var; devrimci, devrimlere düşman halkı devrimci yapan adamdır; ama önce yürek istiyor.
Bizler Birinci Türkiye İşçi Partisi’nden, 1961 kuruluşudur, söz ediyorum; ayaklarına varıp, emekçiler, halkımız, “sizleri sömürüyorlar” dediğimiz zaman, halkımız bizi sopalarla kovuyor ve yakalarsa dövüyordu. Peki, ikinci bildiriciler, siz kimsiniz, nerede yaşıyorsunuz; “din devleti kurmaya kalkışanları” hesaba çağırmak için gittiğiniz halk artık başka bir halktır, bu halktan kendinizi korumanızı tavsiye ediyorum. Bu kadar, bildirinin diğer taraflarını tümden bırakıyorum, yazanlara ve imzalayanlara pek çok üzülüyorum. Çok acıdım, duygularımı iletiyorum.
BEŞ TAŞ OYUNU

İsmet Paşa’yı bilirler mi, şu Kılıçdaroğlu denilen ademin küfürlerini hiç eksik etmediği Paşa’yı hiç hatırlıyorlar mı, boşa soruyorum.Annem olsa, “tırnağı olamaz” derdi, biliyorum ve çoğu bu bozguncuya kul oldular. Ama yine de yazıyorum, Paşa Hazretleri’nin İstanbul’dan Kurtuluş’a koşan genç zabitlere sözü şudur: “Halka gidiyorsunuz, halk size düşmandır.” Ve biz şimdi o tarihteyiz, işimizi biliyoruz.Beş taş oynamıyoruz; bildiri yazmamışlar, beş taş oynuyorlar.
KENDİ KENDİNİ AŞAĞILAYAN PARTİ

Gözümüze batan ikinci gerçeğe geldim nihayet ve şudur: Cehepe, Cumhuriyet’in kurucusudur, güzel ama şimdi, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, her türlü ve tüm muhalefeti üst üste koymuş, toplamış ve toplam muhalefet olmuştur; cehepe işte odur. Kendisine çevrilmiş bütün nefreti biriktirmiş, kendisine kusmaktadır; cehepe kendi kendini aşağılayan bir partidir ve “yoz parti” diyoruz.
Şimdi bir yoz partimiz var. Doksan yılda vücuduna isabet eden bütün reddi, tüm tükürükleri, nefretin tamamını biriktirmiş, böyle bir vücuttur ve hepsini kendine kusmaktadır. Cehepe pislik toplayıp üzerine kusan bir partidir.Tükürüktür, kusmuktur, bunlardan bir vücuttur ve halkın artık sadece pislik sevdiğine inanmaktadır.Pislik, pisliğe düşkündür, bu tarikattandır ve kopamıyor.
Başladığım yere dönüyorum; Garbaçov, Parti’de, bir tek değer bırakmadı ve bir tek değer almamıştır.Yozlar bir aradadırlar ve zarureten, güzeli akepe’de ve mehepe’de görüyor ve hasad etmektedirler.Bunları yazarken utanıyorum.Bunları okudukça kızarıyorum.
YOZLAŞMA
Yoz mu, hiçbir ümidi ve hiçbir çıkar yolu bilmezler ve işte bu cehepe’dir.Hep daha kötü, hep daha kötü; seçerler ve seçiyorlar.
Şimdi nereye geldik, bir Ergenekon savcısı vardı, Tayyip Erdoğan polisi ve savcıyı ve yargıcı övmekle bitiremiyordu ve şimdi, bunlara operatör diyor; çok fenadır ve hiç güvenilmez olduklarını haykırmaktadır. Güzel, ama bizi mahkum edenler bu polisler, bu savcılar ve bu yargıçlar, hepsini ve tek tek isimleriyle biliyoruz. O halde, öyle söylüyorsa, mantıken ve vicdanen, bütün zindanların boşaltılması ve gerekirse yeniden başlatılması, ayrıca, öncelikle bunların yargılanması gerekmez mi, hiç şüphe duyamayız. Yok, hayır, bu Garbaçov, bizleri zindanlara tıkanlara “76 milyon” destek veriyor, diyor; işte halimiz budur. Sadece yozdur, bunlar yozlaşmışlar, diyorum.
Akepe’nin çökmesi kadar, zindanların boşalmasından korkan bir cehepe yönetimi var. Zindanlar boşalırsa, biterler ve biliyorlar.
MİNNAZ, MAYAYDIN

Sadece bitmezler ve asıl hesap buradadır.Halka değil, bu 76 milyon destekli hakimlere de verebilirler; ihtimal dahilindedir. Bir kez, artık hesabı biliyoruz ve bir kez Rahmi Koç açıklamıştı; bir büyük şehrin belediye başkanlığı en az ve hızla bir milyar dolar getiriyor ve biz Osmanlı’dan biliyoruz, iltizama verilince, mültezim’den pay almak esastır. Şöyle de söyleyebiliriz; Kemal Kılıçdaroğlu birkaç ortağı ile birlikte büyük belediyeleri iltizama vermektedir, en az bir milyar kayıt dışı varidatı olduğu hesaplanmıştır. Peki, “akılsız dedik ya”, o kadar mı, bunun bir hesabı var.
Kimse Minnaz’ı ya da Mayaydın’ı öyle “havaya” milletvekili yapmaz; Yale’den sonra kısa bir süre World Bank, Dünya Bankası’nda staj yapmıştım; dünyada büyük barajların getirisinin present value, şimdiki değerini hesaplattılar. Mayaydın veya Minnaz’ın, büyük belediye başkanlarının gelir ile götürdüklerini, yıl yıl, ay ay, 2018 yılından ve aylarından başlayarak, cari faiz ile, iskonto etmekten ibarettir. Bir detay, o zaman computer yoktu, Barış Güler el makineleriyle çalışıyorduk, hesaplıyordum; yine hesaplarım ve hesabını sunarız.
ORTAKLAR
Adnan Keskin, bir Deniz Baykal muhalifi idi ve Garbaçov’un yanında, tıpkı burnundan düşmüş misli, Deniz Baykal olmuştur. Haluk Koç, bir Baykal muarızıydı, şimdi ortaokulda bir münazaracıdır. Gökhan Günaydın, bir kez tanışmıştım, bana solcu görünmüştü, şimdi anlaşılıyor çöpçü yamağı, anlıyorum. Kemal Karabulut’a pislik toplamada yardım ediyor.Ve sorumluluk ile hesaba ortaktırlar. Biz varız.
TARİH VE KATKI

Ve sırada tarih var ve katkı var.
Yalnızca özet sunmak durumundayım.
***
Tocqueville’in, “L'Ancien Régime et la Révolution”, çok iz bırakan bu eseri, 1856 tarihli, üzerinde de çok durulmuş ve yazılmıştır. 1912 yılında Gustave Lanson, Histoire de la Littérature Française, özünü ve özetini, La Révolution s’est faite en 1789, parce qu'elle était déjà à demi faite, “Devrim” yapıldı çünkü o tarihe gelinceye kadar zaten yarı yarıya yapılmıştı, cümleciği ile açıklıyor. Bunu, bir anlamda, çok tekrarlamıştım; akepe, Eylülist Darbe ile birlikte, 12 Eylül 1980, iktidara yerleşmeye başlamıştı ve 3 Kasım 2002 tarihinden önce yarı yarıya iktidardaydı. Bunda artık bir kuşku yoktur. Görüyoruz.
Peki ne görüyoruz; iktidarda çok hazırlıksız ve hiç bi-şi öğrenmemiştir ve bilmemektedir.İktidar etmeyi bilmiyor, sanki Nil Nehri’nde bir sepettir ve bildiği imam-hatip okulu ve hürriyetleri tahrip etmekten ibarettir.Gördüğümüz işte budur.
YARI YARIYA ATILMIŞ TEMEL

Bir, Kurtuluş Savaşı’na geldiğimizde, Cumhuriyet’in temelleri, était déjà à demi faite, yarı yarıya atılmıştı.Cumhuriyetçi yapılara ve kadrolara sahiptik; katkı diyorum.
İki, İsmet Paşa, halk dili ile söylendiği üzere, “İkinci Adam” değil, hep “bir buçukuncu yerde” bulunuyordu ve tabii Büyük Kurtarıcı bir istikamet idi ve İnönü tutmuştur. Hedeften sapma ve yalpalamaları önleyebiliyordu; Takrir-i Sükun ve Devletçilik politikalarında bunu netlikle görebiliyoruz.Triumvira içinde Kemal-Kazım-İsmet, pek modernisttir. Biliniyordu, güçlüdür, Kurtarıcı’nın yerine geçmesi kolay olmuştur; maddi açıdan rakipsizdi, kabul durumundayız.
Üç, Ancien Régime, Devr-i Osmani devrilmiştir, “Devrim” tamamlanmamıştır. Altmışlı Yılların, “eksiklikleri tamamlamak”, İkinci Kurtuluş Savaşı programları, Mehmet Ali Aybar, Doğan Avcıoğlu, Hikmet Kıvılcımlı pek doğrudurlar. Aybar gösterişli-senaryocu ve Avcıoğlu, soğukkanlı-stratejici, tabansız Cumhuriyet’e taban inşa etmek istediler.İsteklerini kalıcı biliyoruz.
Dört, İsmet Paşa, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, 1945-1946, geldiğimizde, bütün korkularını abartmıştır ve Amerika’nın yeni bir Ortadoğu kurma politikası, adeta ürkütüyordu. Truman Doktrini 1947 ve Israel’in Kuruluşu 1948, ki Hürriyet Gazetesi bu program içindedir, İsmet Paşa için asimilasyon zor işledi; sol örgütler ile aydınları ezip, Demokrat Parti’yi kurarak üstesinden gelmeye çalıştılar. Nazım Hikmet’in hapsedilmesi Ordu’ya karşı bir tertip, Tan Gazetesi Baskını sola ve aydına bir tehdit ve Sovyetler Birliği’nin toprak ve üs istediği yalanı, Amerika’ya bir davet oldular. İsmetist Cumhuriyeti dayadılar.
YALANLAR
Sovyetler Birliği’nin toprak ve üs istediği kampanyası, daha sonraki yıllarda icat edilmiş Kemal Kılıçdaroğlu ölçüsünde bir yalandır; ikisinin de benim tarafımdan bozulduğunu kabul ediyorum. Yalanlardan büyüğünü, toprak-üs, tarihsel ve küçüğünü, Kılıçdaroğlu, aktüel olarak hallettim, kimselerin üstlenmedikleri işleri yapıyorum, iş biliyorum.
Beş, on yıl sürmüştür, 1945-1946 ve 1955-1956, İsmet Paşa, kendi tabiri ile çizmelerini giymiştir, hatırlıyoruz ve Adnan Menderes Said-i Nursi ile Şeyh Said’in kızı tarafından torunu Abdülmelik Fırat’ı ileri sürmüştü ve biliyoruz. 1960 yılının baharında, Menderes’in yüzüne “seni ben de kurtaramam” hükmü okunmuştu ki, sonudur.Ve boş tabanda bir halk bitmiştir, 1960 her zaman büyük ve şanlı bir halk hareketidir, içinden geliyoruz.
***
Hem Erdogan ve hem de Hüseyin Çelik nurcudurlar. Tabii yaşananları, bir şekilde, Said-i Nursi vs Fethullah Gülen kavgası olarak görmek durumundayız.Ama detay, abartamayız.
YENİ İNSANIN SAHNE ALIŞI

Her şeye rağmen, kırklı yıllarda sınıfi örgütlenmelerin kapılarının açılması ve ellili yıllarda hızlı kapitalizasyon ve urbanization, köy romanlarından egzistansiyalizme kadar uzanan edebiyat patlaması, yeni insanı ortaya çıkarıyordu. 28-29 Nisan 1960 ve 15-16 Haziran 1970 işte bu yeni insanın adlarıdır.Gezi İsyanı, bunların yanında küçüktür, semboliktir; ancak bir çölde, ansızın fışkıran vahadır ve bu nedenle sevinçtir.Seviniyoruz ancak teorik analizini henüz yapmış olmaktan uzaktayız.
YENİSİNE YAKLAŞIYORUZ

Kıvılcımlı, Belli, Aren, Boran, Aybar birikimdiler, Altmışlı Yıllar’da güzel insanları oynadılar. Avcıoğlu yeni idi ve oyun kuruyordu. Odtü’den öğrencilerim Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan, Hukuk’tan Deniz Gezmiş ve Siyasal’dan Mahir Çayan, on yılda Türkiye’yi salladılar. Bu on yılın resmi yapılmadığı, müziği bestelenmediği ve romanı yazılmadığı için çok hayıflanıyorum; şahane on yıllar, düşündükçe heyecan duyuyorum.Yaşamamak ve yazılmamış romanını okumamak büyük bir kayıptır.Ama yenisine yaklaşıyoruz; içimden sesleri geliyor.
Ve 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002-Akepe Darbeleri, hepsi hepsi, sadece şahane on yıla karşıdırlar ve bozuk insan üretmeyi hedef aldılar. Dini bunun için çarpıttılar.Ve çarpık dini her yere sokmaya çalıştılar. Din mi, evden çıkınca çarpılmaktadır ve yayıldıkça bozulmaktadır. Mayasını tarif ediyorum.
DAVA ŞEHVETİ

Dava üstüne dava açtılar ve dava şehvetine düştüler.12 Eylül ve 28 Şubat Davaları şehvetlerindendir; ilki, bir müslümanın, bir hanife, bir İbrahim’e, bir Abraham’a küfrüdür. Bu nedenle show tuttular. 28 Şubat Davası, vicdansızlık yerinedir; 28 Şubat ve cenin oldular, bununla mahkemeye düşmek, canlının doğumunu bilmemesi, anlamındadır. Konsiyans da diyoruz, Fransızca “vicdan”, bir tür kendini bilmeme halidir; ve nihayet kapattılar.
Ve 12 Eylül 1980 tarihinden bu yanan en mükemmel verimleri, Oğuz, Kaan ve Barış adlarındadır, adları bizim kendileri bozuk ve çarpılmış haldeler. İslam mı, bilmiyorlar ve bizden mi, laiklik mi, inanmıyorlar ve bu bebelere yazık ettiler. Hem bilgisiz ve hem inançsızdır ve hem imam ve hem hatiptirler. Çarpılma buradadır ve çarpıklık budur.
Prof. Dr. Yalçın Küçük

Odatv.com


http://www.odatv.com/n.php?n=yolsuzl...kti-0801141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-01-2014, 02:07 PM   #273
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Ali Fuat Yılmazer'e yurtdışı yasağı konsun

Hrant Dink cinayetine adı karıştı... Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının "beyni"ydi... Kızağa çekildi. 17 Aralık operasyonundan sonra Tunceli’ye atandı. Ancak 3 gün önce emeklilik dilekçesini verip, izne ayrıldı. Bu arada ABD’den 10 yıllık vize aldığı ortaya çıktı.

Cemaate yakınlığıyla bilinen istihbaratçı polis müdürü Ali Fuat Yılmazer’den söz ediyorum.

İşte onun hazırladığı bir "kumpas"la cezaevinde olduğunu öne süren emekli Gazi Üsteğmen, Avukat Serdar Öztürk, "kaçmaya hazırlanıyor" diyerek, Yılmazer’e acilen yurtdışı yasağı konmasını istedi.

DÜN 51 NO'LU DVD YA BUGÜN

4.5 yıldır cezaevinde olan, Ergenekon’dan 25 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’le, Ali Fuat Yılmazer ilişkisini anlatmak için meşhur 51 no’lu DVD’den başlamamız gerekiyor.

Öztürk ve emekli Albay Mustafa Levent Göktaş silah arkadaşıydı. Sonra avukatlıkta da meslektaş oldular. Ocak 2009’da Levent Göktaş’ın bürosunda o DVD bulundu. Peki içinde ne vardı; Yüksek yargıdaki hakim ve savcılara ait özel görüntü ve bilgiler.

Yüksek yargının teslim alınması, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumu değil, aslında bu DVD’yle başladı.

Hemen bir parantez açıp, bugünlerde olanlarla paralellilik kuralım.

Şimdi yeni bir "yüksek yargı" savaşı, görevden almalar ve saf değiştirmeler var ya, Ankara’da söylentinin bini bin para. Ancak herkesin aklına geçmişte 51 nolu DVD sayesinde sağlanan "başarı" geliyor ve “Eski müttefikler şimdi de birbirleri için DVD hazırlıyor olabilir mi?” diye soruluyor.

Söylentiler gerçek ya da böyle bir ihtimal veya korku sözkonusu ki, bir hafta önce Zaman Gazetesi’nde “Yüksek yargı mensuplarına sahte plakayla takip” başlıklı şöyle bir haber yayınlandı:

“Türkiye’yi sarsan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından gözlerin çevrildiği yargı mensuplarının yakın takibe alındığı ortaya çıktı. Ankara’da yüksek yargıda görevli bir hâkimin izlendiğini fark ettiği aracın çalıntı, plakasının da sahte olduğu belirlendi. Hakim ve savcıların kimlerle görüştüğünün tespit edilerek fişlendikleri iddia ediliyor. İstanbul merkezli yolsuzluk soruşturmasının yankıları sürerken Ankara’da bir yüksek yargı mensubunun takip altına alındığı ortaya çıktı. Yüksek yargıda görevli bir hâkim, Başkent’in en gözde semtlerinden birinde yargı mensuplarının kaldığı sitenin karşısında şüpheli bir araç tespit etti. Fiat Doblo marka araçta iki kişinin ellerindeki ajandaya bir şeyler yazdığını belirleyen hakim, şüpheli aracın plakasını sorgulattı. Yapılan araştırmada plakanın sahte ve aracın da çalıntı olduğu belirlendi. Fark edildiğini anlayan şüpheliler, polis gelmeden olay yerinden uzaklaştı.”

Ne ilginç değil mi?

DVD'NİN PEŞİNDEN CEZAEVİNE

Levent Göktaş’ın ofisinde bulunan DVD’ye dönersek; Tek delil oydu, Göktaş bununla tutuklandı. Ancak polisler bunun üzerindeki parmak izlerini almadığı gibi, uzun süre Savcılığa göndermedi, sonra da Adli Emanet’te "kırıldığı" ortaya çıktı. DVD o kadar önemli, etkili ve işlevseldi ki, ek ifadesi sırasında ünlü Savcı Zekeriye Öz, Levent Göktaş’a şu itirafta bulundu:

“Aslında biz seni tutuklatmak istememiştik. Asıl Hüseyin Buzoğlu’nu (Ergün Poyraz’ın Avukatı-MY) tutuklatmak istemiştik. Fakat hâkim Yargıtay’dan geldiği için herhalde Yargıtay üyelerinin gizli çekimlerine kızmış. O yüzden seni tutukladılar.”

Göktaş böyle hapse kondu. Onun Avukatlığını üstlenen Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk "kumpas"ın peşine düştü. Ancak 4 ay sonra aldığı tüm tedbirlere rağmen kendi bürosunda da sözde “İrticayla Mücadele Eylem Planı”, nam-ı diğer “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı”nın kopyası, mermiler ve Genelkurmay’a ait birtakım belgeler bulundu. O da tutuklandı.

Bunları polisin koyduğundan adı gibi emin olan Öztürk, savunmalarında isim isim“kumpasçıları” söyledi. O isimler arasında Ali Fuat Yılmazer de vardı. Bürosuna gizli belge konması talimatını Yılmazer’in verdiğini, hatta bizzat bu operasyonu yönetmek için İstanbul’dan Ankara’ya geldiğini iddia eden Öztürk, Mahkeme ve Savcılıktan ısrarla şunları talep etti:

“Ali Fuat Yılmazer’in 2-6 Haziran 2009 arası HTS kayıtlarını getirin, hakikaten Ali Fuat Yılmazer o tarihte İstanbul’dan Ankara’ya gelmiş mi? Benim ofisime girildiği ve arama yapıldığı dönemde Bestekâr Sokak civarında sinyal kaydı var mı, görelim. Ayrıca Ali Fuat Yılmazer’in 1 Şubat 2009-3 Haziran 2009 tarihleri arasındaki ev, cep ve işyerinden yaptığı tüm telefon dökümleri çıraktılarak, görüştüğü emekli polisler belirlensin, Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri Mehmet Yayla, Metin Ertemur, İbrahim Karabulut, Ahmet Çevik ve Hasan Ertemur’un mukayese için parmak izleri alınsın.”

Ancak ne Yılmazer’in HTS kayıtları getirtildi, ne de o polislerle bağlantısı araştırıldı.

İHANET ORTAYA ÇIKTI KAÇACAKLAR

Son gelişmelerin ardından Serdar Öztürk, kaldığı Sincan Cezaevi’nden yeni bir suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor. Yarın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaat edecek olan Öztürk, başına gelenleri özetledikten sonra, Ali Fuat Yılmazer’e yurtdışına çıkma yasağı konmasını isteyecek.

Dün Cezaevinde ziyaret ettiğim Öztürk, Yılmazer’in 10 yıllık ABD vizesi aldığını da hatırlatıp, şunları söyledi:

“Yaptıklarının ihanet olduğu ortaya çıktı. Kaçmaya çalışacaklar. Böyle Müslümanlık olmaz. İhsan Eliaçık’ın da söylediği gibi Cemaat bölünecek. Samimi olanlar ayrılacak ve hainlerden hesap sorulacak.”

HAŞHAŞİ BENZETMESİ VE TSK'DAKİ PARALEL YAPI

Serdar Öztürk, Başbakan Erdoğan’ın Cemaat hakkındaki "Haşhaşiler" benzetmesiyle ilgili ilginç bir rastlantıyı da paylaştı. 2009’da Levent Göktaş tutuklandıktan sonra defalarca İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun’la görüşen Öztürk, “Bir görüşmemizde bu yapılanmayı Haşhaşilerin yapılanmasına benzettim. Sabri Uzun da hak verdi. Yani ilk benzetmeyi yapan benim” dedi.

Paralel devletin üzerine gidilirken, TSK’daki yapılanmaya dokunulmamasını eleştiren ve "Yanlış yapılıyor" diyen Öztürk, şu iddialarda bulundu:

“General seviyesinde örgütlenmiş vaziyetteler. ABD’de okuyan General çocuklarına ve bunların burslarını hangi işadamlarının verdiğine baksınlar. Tüm bunların kayıtlarının Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda olduğunu düşünüyorum.”

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler

Müyesser Yıldız

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=ali-fua...sun-1901141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-01-2014, 02:13 PM   #274
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Türk bayrağına neden saldırdılar biliyor musunuz

Ekim ayı sonunda Türkiye ile Sırbistan arasında kriz çıktı. Krizin sebebi Başbakan Erdoğan’ın Prizren’de düzenlediği miting gibi toplantıda, “Türkiye Kosova’dır, Kosova Türkiye’dir” dediğinin iddia edilmesiydi. Sırplar Belgrad Büyükelçimiz Mehmet Kemal Bozay’ı anında Dışişleri Bakanlığı’na çağırıp, resmen “özür” dilenmesini talep etti. Sırbistan Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç de Erdoğan’ın bu sözlerini hem “silahsız şiddete” benzetti, hem de Erdoğan için “kaba ve duyarsız” ifadelerini kullandı. Nikoliç, özür dilenene kadar Sırbistan Cumhurbaşkanı olarak Sırbistan-Türkiye-Bosna Hersek arasındaki üçlü toplantılara katılmayacağını bildirdi. Krizin alevlenmesi üzerine yıllardır Türk ve Sırp liderler arasında tercümanlık yapan Bekim Muhtareviç, Erdoğan’ın sözlerinin, iki ülke ilişkilerini bozmak için Sırpçaya yanlış çevrildiğini öne sürdü. Diplomatik kaynaklar, Sırbistan’dan özür dilemenin söz konusu olmadığını açıkladı.

Belgrad Büyükelçimiz Mehmet Kemal Bozay Erdoğan’ın konuşmasının tamamının Türkçe ve İngilizce tercümelerini Sırp makamlara iletirken, Sırbistan Dışişleri Bakanı Mrkiç’i arayan Davutoğlu, şu mesajları iletti:

“Başbakanımızın, ‘Kosova ikinci evimizdir' ifadesi bazı milliyetçi gruplar tarafından çarpıtıldı. Belgrad'a geldiğimizde ‘Belgrad ikinci evimizdir' deriz. Konuşmanın bütününden koparılan ifadelerden dolayı yanlış anlaşıldık. Böyle yayılmacı nostaljik dil kullanmamız söz konusu değil. Başbakanımız yakınlığı ifade eden bir dil kullandı. Bu gözle tekrar değerlendirmenizi bekliyoruz."

Sırp yönetiminin, bu sözlü izahatı kabul etmeyeceği söylenirken, bizimkiler, “İki bakan arasındaki telefon görüşmesi olumlu geçti, sıkıntıların aşılacağına inanıyoruz” diyordu.

Sadece 2.5 ay önce yaşanan bu krizi unuttuk, gittik değil mi?

Bugün Kosova’da İstiklâl Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy’un babasının doğup, büyüdüğü şehrin yakınında yer alan Atatürk Anıt Parkı’ndaki Türk Bayrağı ve Atatürk anı plaketine yapılan saldırının haberi geldi.

Kocaman bir çarpı işareti koymuşlar.

Başbakan Erdoğan’ın o sözlerinin intikamı olmasın?

Bakalım Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu rezilliğe nasıl tepki gösterecek ya da gösterecek mi?

Müyesser Yıldız

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=turk-ba...nuz-2001141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-01-2014, 02:14 PM   #275
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Rakıdan votkaya

17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili resmin CHP tarafı zihnimizde çoktan tamamlandı.

Bundan üç ay-dört ay önce kulağımıza Koç’un, Kasım, Aralık’ı işaret ederek ‘bunların (AKP’nin) iki ayı kaldı’ dediği lafı geldi. Bu cümleyi aynen ekranlarda kullandım falcı çıktım, işin asıl yönü, böyle gizli özel bir laf hiçbir kapalı odaya girmemiş bizlerin kulağına kadar nasıl geldi, artık Fethullah Gülen’in telefon kayıtlarında dahi grizu patlaması oluyorsa, normaldir, orta yere kusalım.

Aynı günlerde yine sokakta yürürken herkes gibi bizim de kulağımıza bir ‘Beykoz konakları’nda Hüsamettin Özkan ve CHP liderinin özel görüştüğü ve bu saatten sonra CHP’nin temel politikalarında değişikliğe gidildiği lafları geldi, işin asıl yönü, yine, bu kadar özel bir görüşme bizim kulağımıza kadar nasıl geldi, bilmeyen mi kaldı Allahaşkına.

Büyük sarsıcı gözle görülür değişiklik şaşırtıcıydı, o Beykoz Konakları’na kadar Sarıgül’e hiç de sıcak bakmayan CHP’de büyük bir değişim oldu, Sarıgül’e sarayların kapıları açıldı, Sarıgül dediğin bir garip oğlan, İslam’ın şartını sorsan kara bahtıma kırkbeş diyecek ancak cemaat odalarından çıkmıyor, üstüne bir iktidar heyecanı sormayın..Bu toplantıdan sonra ikinci değişiklik partide adına ulusalcı denilen milletvekilleri çizik yemeye başladı, bir bastırmalar üstünü örtmeler Sarayburnu’ndan çuvala koyup denize atmalar, CHP mi İbrahim Paşa konağı mı sormayın…

HÜSAMETTİN ÖZKAN CHP LİDERİNE 17 ARALIK OPERASYONUNU ÇOK ÖNCE FISILDADI MI

Meseleye vakıftık ancak şimdi okuyucunun kafasında filmin kopuk parçaları bir araya gelince, jenerik inmeye başladı ve telefon tapeleri de ortaya dökülünce… Artık başlasın hikaye, yani, Koç ya da Hüsamettin Özkan, CHP liderine 17 Aralık yolsuzluk operasyonunu çok önceden fısıldadı (mı), fısıldamadan öte CHP’nin hem omurgasını, hem de yerel seçim adayları deklare edildi mi, Hürrem Sultan hamile kaldı mı?

Arkasına Gezi Direnişini ve halkı almış CHP’nin, arkasına halkı değil geçmişte hükümet darbelerine adı karışmış ya da siyaset dışı cemaat lideriyle telefon görüşmeleri yakınlıkları aşikar şaibeli insanlarla birden büyük bir politika değişikliğine gitmesi, ah, televizyon başında bizleri çok üzdü, biz de kişiliğimize uygun naralarla katur kutur feveranlarımızı bu sütunlardan fetva nutuk sigaya çekme bastık bağırmadık mı?

Hatta ‘alın partinizi başınızı çalın’ deyip yollarımızı ayırdığımızı umutsuzca haykırdık, ancak birileri kitlelerin algısıyla ve bizlerin pembe hayalleriyle profesyonelce oynadı ve bizlere de işin tadını kaçırmayın işin heyecanıyla gizemiyle oynamayın ‘buyruldu’, ve adımız birden ‘romantik sosyaliste’ çıktı, hayır, yer gök duysun, herkes gibi ben de daha iyisinden yanayım, her şeyin daha iyisi vardır, düşüncesi, ne sizin ne bizim hayallerimize dokunmaz, birlikte kardeş kardeş aynı evde yaşarız, dedik.

Şimdi yolsuzluk soruşturmaları arkasında, CHP’nin, Koç ya da başkaları eliyle cemaatle ‘zımnen’ ya da uzaktan bir gayri meşru ilişki içinde olduğu gerçeği, Bizans ellerinde herkes çakızlamaya dillendirmeye başlamadı mı?

CHP'YE BU GİZLİ SAKLI TEZGAHLAR YAKIŞMIYOR

Hacı Bayram Veli’nin toprağından Bizans ellerine doğru ellerimi kaldırıp CHP’ye bu gizli saklı tezgahların yakışmayacağını gül koklar gibi incitmeden söylemedik mi, bu sarayın kötü ruhlu cücesi olmadık mı? Beş-altı yıldır yazarlarınızı ve askerlerinizi gaddarca içeri atan insanlarla zımnen yakınlaşmanın CHP’ye kısa vadede seçim kazandırsa dahi uzun vadede ‘ruhen’ bitireceğini söylemedik mi?

Zımnen ilişkiye girdiğiniz yapılar derin hatta işgalci hatta haşhaşi değil mi, Haberallar Balbaylar’ın tahliyeleri bir sürü tehlikeli muammalı uğursuz belirtiler bir bir önümüzden şeytani ‘belki, belki, ama, ama, olamaz, nayır…’ sanrılarıyla içimizden geçmedi mi?

Müneccim değiliz ama vakanüvis sayılırız, gün gün olup bitenleri izledik, kel oğlan keleşoğlan hiç değiliz.

Bu yolsuzluk soruşturmaları başlayacağı haberi çok önceden CHP’nin kulağına gittiğinde, CHP’nin hesabı, bu soruşturmaların zamanlamasına göre politika belirlemek olmamalıydı, bu yolsuzluk soruşturmasının zaman seçim beklemeden derhal mahkemeye verilmesini üstelik sert bir üslupla teklif etmek olmalıydı, CHP o zaman kazanırdı.

17 Aralık yolsuzluk soruşturması ortaya çıktığı gün ekranda şunları söyledim, bugünlerde muhalefet, arkası koklanan köpek gibi dili dışarda ama gözleri odak dışı yerlerde geziniyor, sanki bu yolsuzluk gibi büyük skandal hiç olmamış gibi, demedik mi?

CHP liderliğine yakışan, tekrarla, bu yolsuzluk lafını duyduğunda hemen kamuoyuna bu yolsuzlukları anında haberdar etmek olmalıydı, olmadı, manidar bir zaman beklendi ve parti politikaları bu soruşturma hesabına zamanına ayarına göre ve çok acımasızca ve köklüce yapıldı, bana sorarsan ‘sinsice’ yapıldı.

Belki de markası yine meçhul yeni bir kör bıçak sahne alıyordu ve CHP bu kör bıçağı tutan ellerle ‘politika’ yapmayı geçmişten hiç ders çıkartmamış gibi burnu havada pozlarla ‘siyaset’ sanıyordu…

BÜYÜK DUVARI ÇÖKERTEN KÜÇÜK TAŞLAR TEK TEK DÖKÜLMEYE BAŞLADI

Evet, Türkiye’de öyle bir ters rüzgar esiyor ki artık muhalefet köpek’i aday koysa köpek başkan olur, bunun sevinilecek bir tarafı olduğunu sanmıyorum, zaten büyük duvarı çökertecek küçük taşlar tek tek dökülmeye başladı, anketlere bakmayın, Ankara Şöförler Odası’nda Melih Gökçek adamları seçimi kaybetti, bunlar uçurumdan itilen iktidarın son çığlıkları.

Ancak beklenmeyen kirli şeyler oldu, şaibe pislik çürümüşlük bir tarafı değil her tarafı sardı, hukuk ve ahlak herkes için ‘iblis’ olmuş, bunca şaibe sonrası, seçimin şimdiden galibi CHP olabilir ama kazananı olmayacağı çok açık, sadece ‘intikam’ almış olurlar, ki şaibeli başkan adaylarıyla CHP’li seçmenin gözlerini kör etmiş ‘intikam’ duygusuna oynandı, ki, Tayyip de iktidara aynı duyguları fitilleyerek gelmişti.

Sol, sosyal partiler, politikalarını ‘halk’la ve ‘açık alanlarda’ dürüstçe harbi yapmalı, yoksa Türkiye’nin hali bu saf duygularla dalga geçecek kadar kötü mü?

Gerisi ‘pisliğe’ ‘karanlığa’ bulaşmak, gerisi tezgaha kumpasa ortak olmaktır, siyasetin her zaman bir temiz ‘neşeli makul kahramanı’ her zaman bir ‘defne tacı’ olmalı.

Siyasi çıkarı olanlar Hoca’nın salatalık kabuklarını az değmiş çok değmiş diye pekala afiyetle yiyebilir, ancak, ülkesi ve kendisi adına ucundan azıcık tertemiz duygular taşıyanlar, bu her parçasına işenmiş salatalığı neresinden ısırsın? Yani geleceğe ve gençliğe yatırım yapanlar, idealist cümleler kurabilmeyi, yüz akıyla huzurla en zor en karanlık günlerde dahi bir umut denemek zorundadır.

Gerisi yalandır, ne direnişe katılmış halka ne de bu kadar çekilen akıl almaz eziyetlere hiç yakışmamaktadır ve aptalcadır, Türkiye’de yaşananlar ‘unutulmamıştır’, bu ülkenin yarınlarda Tanrıları olacaksa, onlar ‘asla unutmayan Tanrılar’ olacaktır.

12 Eylül sonrası Mamak cezaevi önünde birbirini öldürmüş sağcılarla solcuların soğuk teneke gibi somurtkan sert bakışlarını birbirlerine yakınlaştıran bir tılsımlı cümle vardı, ‘bu iş’ten yine Koç kazandı’, sonra sağcının da solcunun da ayakları toprağı eşeleyip gözleri boşlukta, başları kırk yıl sonra yine yerde, üstelik şimdi Hürrem kimden hamile, bilen yok.

Görmüyor musunuz Özal’la Tansu’yla sonra Tayyip’le içtikleri aynı çorbayı yine aynı kirli şaibeli liberal kaşıklarla içiyorlar, insan içine artık çıkamazlar dediğimiz Hasan Cemal’i Cengiz Çandar’ı nicesi birkaç ay sonra kandilden değil CHP’nin içinden bildirmeye başlarlarsa, şaşırmayın. Ama sakın ha gözleriniz boşlukta ayaklarınızla yine toprağı eşelemeyin, o ayakkabı ucuyla kazıp çıkarttığınız toprak’tan bu saatten sonra hiçbir şey olmuyor, bir boş kırk yıl daha oluyor, o toprak’tan tarla olmuyor, yurt olmuyor, bağımsızlık hiç olmuyor, olan İsmail Korkmazlar’a oluyor, komada 15 yaşında dünya yakışıklısı Berkin’e oluyor.

VOTKA İÇENLERİ ANADOLU HALKI 'SİNSİ' BULUR

Hadi üzülmeyelim, annem oğlum çok düşünme derdi, düşününce yüzün kararıyor biber gibi oluyorsun, derdi, kararsın anne, deme oğlum, sonra, lafı değiştirmek için, benimle dalgasını geçerek oğlum bu kadar kitap aldın, insan yanında bir tane de ‘darbuka’ almaz mı, beynin hava alır rahatlarsın.

Hadi, Hürrem kimden hamile.. Hürrem kimden hamile.. ritmiyle CHP’nin önünde tıngırdatalım biraz..

Votka Ruslar’ın haşin tabiatına çok uygun sert bir içkidir. Bizim için votkanın şöhreti, koku yapmamasıyla ünlüdür, hileyi şerriye gibi bir şey, içtiğin çakızlanmasın zıkkımlandığını el komşu bilmesin, ne ayıp!

Votka kokusuz bir içki ancak ruhu kokutan başka tür kokusu var, Anadolu’da votkanın şöhreti çok kötüdür, içimizden bazıları aileden etraftan arkadaş çevresinden içtiğimiz bilinmesin diye gizlice içilen bir içkidir sanki votka istihbarat’ın marka içkisidir.

Votka içenleri Anadolu halkı ‘sinsi’ bulur, yetmez, votka tek kişilik sarhoşluk isteyenler içindir, tek kişilik sarhoşluk, hap atmak gibi biraz piskopatça, düşman başına.

Rakı içen, içtim der, şenliklidir, gizlemez, tantanacı gürültücüdür, votka gizlenir, votka içen ya eşinden ya arkadaşlarından içtiğini gizlerken etraf ne der korkusunu taşıdığını gösterir. Yani korkağın içkisidir, oysa içki biraz meydan okumadır, votka, sarhoşluğunu dahi başkasıyla bölüşmek istemeyen bir düzenbaz ruh hali verir, kurnazlıkla içki ne alaka, zaten kurnazlıktan yorulduğumuz için içmez miyiz, yahu ne olacak şöyle dökelim dostların ortasına demek için içmez miyiz?

Votka içenler, sanki buralarda yapamaz, sanki onların bir zaman sonra kimseye söylemeden çok uzak ve bilinmez yerlere gidip kendilerini unutturacağı bir gizli maceraları olacakmış gerginliği hep üstlerindedir.

İşte sırf bu ‘gizem’ ve ‘gerginlik’ onların zoraki tutturulmuş karakteri olur, ki bazıları ülkemizde bu ‘gizem’ ve ‘gerginliği’ büyük politik sanat sanıyor.

İşte CHP, uzun yıllardır rakıcı bir partiydi, birden votka’ya dönüşü, bu ayakkabı kutuları kadar kötü bir şöhret, kapalı mekanlarda gizlice içilen, gizem, çok uzaklardan selamlar, etraf ne der korkusu, aman ağzımız kokmasın konu komşu halk duymasın, dikkatli olun uyarıları.

Oysa en iyi CHP bilir, rakı içenlerin hep bir sempati sevimliliği ve bağrına kadar açıklığı vardır, rakı içenin keyfi, ıstırabıdır, üzüntüyü havalandırmak ihtiyacı vardır.

Bizim de hayat tecrübelerimiz var, mesela votka içenler ekip takım olamaz, votkacılar bireyci değil ‘bencildir’, benciller diğerkamcı, arkadaşçı, grupçu, tartışmacı, geyikçi olamaz, bunu en iyi CHP bilir, muhabbet olmadan hayat olmaz, Tanrı olmaz, vicdan olmaz, unutmadan, votkacılar bir de hani içmedim ayağındalar ya bu yüzden hep burunlarının dikine dikine yürüyerek kasarlar kendilerini..

Takım olmak zor meseledir, halkımız rakıcıları pek sever, içleri dışları birdir, bu ülkede romancımız yani estetik itirafçılarımız deşifrecilerimizin hepsi rakıcıdır, önü arkası birdir, saklayacakları bir şey yoktur, etraf egosunu öfkesini ayrıntılarıyla her dedikodusunu bilsin ister, derinlere inelim, Anadolu’da teolojik eleştirilerin en sıkısını dünya güzeli Bektaşi kültürü temsil eder.

Bugün ‘cemaat’ denilen gizli yapılanma ülkemize felaketler üstüne felaketler yaşatıyor ve şimdi bu felaketleri misliyle kendisi yaşıyorsa, bunun sebebi, cemaat’in de ‘votkacı’ olmasıdır, yani her şeyleri gizli saklı, dünyaya, iyilik, hizmet melekleri diye şöhret olalım diye kasıldıkça kasıldılar sonunda ortadan ikiye çatladılar, ama kendi gizliliklerine ortak ettikleri her şeyi çürütmeyi ve çökertmeyi başarmışlardır, cemaatin içkisi büyük sarhoşluğu, gizlilik.

Cemaat yapılanması asla ‘ekip, takım’ olamadı, çünkü içlerinde rakıcı yok, içki kötülüklerin anası olduğu için değil, içki sırların dere olduğu kapıdır, bir gizli yapının kaldıramayacağı kadar, ve gayet iyi bilirler rakıcılar asla ‘berbat rezil’ el altından işleri beceremez.

İslamcı ideoloji ya da cemaat yapılanması ekip takım çalışmasını beceremez, çünkü, bu tayfanın içinden hep ‘ben bu işi biliyorum bana boyun eğin’ diyen biri hep vardır.

Hadi gelin bir rakıcının önünde ‘bana boyun eğin, ben bu işi biliyorum’ deyip ‘biat’ isteyin, rakıcı onu dalgaya alır halk tabiriyle ‘taşak geçer’, üstelik sevimli iğnelerle alay ederek düşmanı dönüştürür hatta ‘dost edinir’, şu ‘güzelleşelim’ denilen şey, budur.

Hürrem’i hamile bırakan cemaate yakınlaşmış bazı patronlar, CHP’ye ‘biz bu işi biliyoruz, bizi izleyin’ deyip ‘biat’ istemiş, buraya kadar iyi, ancak rakıcı CHP’liler bununla alay etmeli eğlenmeliydi, tam tersine, tıpkı cemaat şeyhi ve İslamcı lider gibi ‘biat’ isteyen bu patronlara boyun eğdiler, insan soruyor Pensilvanya ne içiyor, cemaat ne içiyor Koç ne içiyor, dolar suyu mu altın suyu mu, imar suyu mu, banka suyu mu, hapis yatan general suyu mu, bok içsinler.

Çevirelim kaz’ı, şimdi, Weber’le meşhur olmuş şu teori: kapitalizmin önünü Protestanlığın açtığı söylenir.

Çünkü ‘katolik’ ölümüne kiliseye tabiidir, kilise otoritesine bağımlı. Tıpkı bizim cemaat ve İslamcı yapılar gibi. Tayyip beyin tayfası da Cemaat’in tayfası da ‘katıksız, geç kalmış bir kilise’, zaman’ın gözleri pörtlüyor ama tam kelleden bağlılık, ölümüne kefenle bağlılık.

Protestan böyle değil, o da hristiyan ama, kendine bağlı, biraz terelelli, aradan kiliseyi çıkartmış. Hatta proteston dans edebilir kırlarda koşabilir evlenebilir, kilisenin sert kuralları ipinde değil.

Daha üç-beş sene önceye kadar ülkemizde bilmiş yarım okumuş köşe yazarlarının nerdeyse tümü, ılımlı İslam-demokrasi-kapitalizm üçgeninde bir çok övücü yazılar yazdılar, iyi geçinmek için diyelim..

Ve İslamcı yapılar’ın kapitalizme çok uygun ‘protestan kültürüyle’ bu teorik kategoriye uyumluluğunu buldum buldum deyip icad ve ilan ettiler, hepsi halt etmiştir, şimdi o hamamda o kurna başında buldukları karanlık cehalet onları boğarak öldürüyor.

Bu İslamcı yapılar tam bir kilisedir, Protestanlıkla hiçbir ilişkisi yoktur, ama niyeyse, görüyoruz cemaatlerin ve dinin ve tarikatların halini, koşamayan sıçrayamayan neşelenemeyen dans edemeyen ne varsa ‘kiliselerine’ dondurup kolalayıp tutkallayıp put yapıp asıyorlar hala, zamanı buzlayıp beddualar üfleyip kanımızı donduruyorlar işte.

İnsanlar sıçramadan eğlenmeden dokunmadan durabilir mi, hayır, bu yüzden, aslında ‘kilise’ maskedir.

İnsanlar büyük bir otoriteye ebedi bağımlı olduklarını söyler ama gerçek başkadır. Bugün Katolik kilise çocuk tacizleriyle dünya manşetlerinden inmiyor, yani kilise içinde yüzyıllardır bitmeyen dinmeyen bir sapıklık sürüp gidiyor, düşünün Allah’ın evinde çocuklara tecavüz eden rahipler ordusu, bütün kapalı yapılar’ın bütün kendini kasan açmayan sert disiplinli yapıların son durağı, taciz, tecavüz, hırsızlık, yalan, keşke kilisenin birkaç Papası Bektaşi olabilseydi, keşke CHP iktidar sevdasına rakıdan vazgeçmeseydi.

BU NE BÜYÜK TRAJEDİDİR

Cemaat denilen örgüte dahil olanların da tıpkı bu kilise gibi ‘rol’ yaptıkları sosyal bir gerçektir. Düşünün içimizde yüzbinlerce cemaatten çocuk işyerimizde okulumuzda ınternette sokakta ‘rol yapıyor’ yani kendini saklıyor, bu ne büyük trajededir, düşünün CHP’de artık bu çocuk gibi ‘rol’ yapıyor.

Ve dış görünüşleriyle, temiz müslüman, dindar ‘rolünü’ herkese ispat çabası.

Ve bu yorucu usandırıcı rol, çevresi ve kişiliğiyle çatıştığı için, durmaksızın zorunlu bir maske ihtiyacı...

Yani hepsi bindikleri dönmedolap’ın farkındadır. Hepsi güya hizmet, gönüllüler, Fethullah Gülen sevgisi, falan diye, bitmeyen MASALLAR’ı kırk yıldır döne döne söylerler, sağolsun çağdaş basın ilkeleriyle donanmış medyamız, bu masalcı ağbilerin tezvirat karargahı oldular.

Biz rakıcılardan da bu masallara inanmamızı bekliyorlar.

17 yaşındaki gencecik bir Anadolu çocuğu şucu bucu hizmetçi camiadan diye niye rol yapar niye maske takar?

Niye içi dışı bir olmaz, bu yaşta hangi günahı işlemiş gibi kendini gizler, kaçak mıdır ki katil midir ki cüzamlı mıdır ki kendini sosyaliteden toplumdan uzak tutar. Bu bir ülke için yeterince büyük bir felaket değil mi? Kendini saklamak zorunda kalmış yüzbinlerce çocuğun bu trajedisi kendi başına bir büyük sosyal trajedi değil mi?

CHP de kiliseye girdi ve ‘maske’ takması kaçınılmaz.

Oysa CHP’yi var eden temel politikaların hepsi kiliseyi aradan çıkartıp sonsuzluk hesabını Allah’la tek başına yapıp modern birey’in önünü açan Protestan kimliğin daha da gelişmesi evrimleşmesiyle yurttaşlık birey neyse işte, oldu.

Dikkat edin, yüzbinlerce çocuk gibi CHP de ‘coşkusunu’ kaybediyor, dikkat edin votka cinle içilir ve inancın şu çarpan cinleri aşağı yukarı aynı yere çıkar, yani sarhoş olduğunu anlamadan devrilir tökezler gidersin.

Sonra keşke şu ifriti adam gibi içseydim, dersin, iş işten geçer, dikkat edin CHP’nin neşesi kaçıyor ve donuklaşıyor, dikkat edin CHP’de bir şeyler ‘mask’laşıyor, aman seçim öncesi eleştirmeyin gizli ikazları putlaşıyor, ve dikkat edin kilise gibi yukardan bir kardinalin gölgesi CHP’nin üzerine işiyor…

Dönmedolap’ı biliyorsunuz, şimdi Tayyip yukarda, biraz sonra döner, aşağıdakiler yukarı gelir, ama hepsi aynı dönmedolap içinde.

Aynı daireyi dönen harman eşeği, İlerleme, gelişme, artı değer, bilim, eleştiri, bu kısır döngüde hiç olmaz. Olmadığı için bu kilisenin iktidarı bin yıl sürmüştür, yahu hiç mi bozlak dinlemediniz, bozlaklar solo’dur, uzun havası solo’dur, bu kilise bizim gibi yazarları kaldırmaz, özgür bağımsız medyayı kaldırmaz, kimseye eyvallahı olmayan Anadolu’nun Pir Sultan’ı hiç kaldırmaz, diye boşuna söylemeyin, marjinal hayalci çomak sokan olursunuz.

İlk gençlik yıllarımdan beri daktilo şampiyonuydum ve hayatım IBM makineleri operatörlüğüyle geçti, 1998’li yıllara kadar bu makinelere tapınan bir hayrandım.. Gelin görün ki Mikrosoft diye bir icad çıktı ve bizim ilk gençlik yıllarımızın tanrısı IBM göçüp gitti.

IBM dörtyüzbin işçi çalıştırıyordu, onbinlerce işçi çıkarttı, üstüne çok konuşuldu, ama en önce IBM’de çalışan işinden atılmış mühendisler konuştu.. Bu bizim patron var ya İsrailli diyen bile çıktı, uluslar arası büyük güçlerin IBM’ı mahvettiği söylendi, sonra sonra sadede gelmeye başladılar, Hindistanlı ucuz işçiler demeye.. Ama gerçek daha başkaydı..

Oysa büyük yenilginin sebebi sadece Internet’in ucuz buluşları değildi, IBM, ataerkil bir yapıyla yönetiliyordu.

Takım, ekip çalışması deniyordu ama o ekip lafları takıma şevk gaz vermek için, gerçekte takım değildiler, çünkü emirler hep yukardan birileri tarafından veriliyordu, işin doğrusu IBM’de bir kiliseydi, çok büyük bir marka ama kilise, ‘bana herşey CHP’yi hatırlatıyor’..

Yalan ve masallar ve boş hayallerle ‘kiliselerini’ hala eleştiremeyenler felaketin boyutları hakkında bir bilgileri olamazdı.

Ve yeni fikirler yeni heyecanlara kapı aralayamadılar, kardeşlerim, dünya bunları konuşuyor, ekip de nasıl bir ekip, askeri manga da bir ekip, ama en uzun boylusu komutan oluyor, tartışan eleştiren konuşan bir ekip.. Sırf patronun gözüne girmek için boş hayaller boş anketler boş entrikalar kumpaslara yüz vermeyen bir ekip.

Hadi, yarasın.

Ve kardeşlerim henüz cemaati CHP’si AKP’si, zamanın dağıldığını görmedi.Açalım.

Şimdi hepsi ‘adanmış’ günler yaşıyor, hayatları çok anlamlı ve basit, yaşam ve ölüm, gibi, yani iki zamanlı bir dünyada gidiyorlar gündüz gece.. CHP’nin yakın tarihinde onyıllar boyunca bu girdaplara düşüp kaybolduğunu nasıl unutur.

Oysa Allah Müslümanlara boşluğa düşmemeleri girdaplarında kaybolmamaları için zamanı bölümlemiş, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı diye.

İnsan emekli olunca sabah’ın öğle’nin uzadığını ve bu uzun boşlukları nasıl değerlendireceğini bilemez, içeri düşenler de.

Zamanın boşlukları ifrit kulaklarıyla uzar uzar gün içinde uçurumlara dönüşür.. Tez elden bir hobi bir meşguliyet aranır, panikle.

Tedavisi zordur.

Şimdi hayal kırıklığı travmasıyla sarsılmış bu yüzbinlerce genç çocuk, henüz sabahın genişliğini öğlenin geçmezliğini ikindinin bitmezliğini bilmiyorlar, CHP’ye adanmış milyonlar da henüz bilmiyorlar.

Bu milyonlarca kilise müridini işte bu zaman girdapları yutmayı bekliyor, hala masallarla boşa vakit harcıyorlar, onlara susmasını sabretmesini nasıl çalışmasını gösterip yardımcı olacak bilge bir ağbileri hiç yok, bunca hırsızlığa rağmen hala Allah’ın yakasından düşmüyorlar.

Anlatılmadı nerden bilsinler, mesela 12 Eylül öncesi kan gövdeyi götürüyordu ama günler aylar çok hızlı akıyordu.

Çünkü marşlı kızıl bayraklı hayaller vardı, herkes bir hafta sonra devrimin olacağını mutlak imanla bekliyordu.

Oysa 12 Eylül sonrası, hayaller çekilince, med-cezir okyanusu boşalttı, zamanın çamuru ve pisliği ve üstelik Kenan zulmü altında kaldık ve önce avurtlarımız çöktü sonra bileklerimiz inceldi ve sonra onlarca yıl çırpınarak battıkça battık, sıkılı yumruklarımız çamur içinde işe yaramadı.

İşte ülkemiz bu ‘boşluk’ta kafayı yiyip bugünkü sakat arızali ideolojileri ülkemize ve hayatımıza bir tuzak gibi hazırladı.

Nasıl mı, mesela bir çok solcu arkadaşımız etnik milliyetçiliğe döndü, bir çoğu manyakça hala anlamadığım bir liberalizm, bir çoğu Özal’ın adamı oldu, bir çoğu tarihin sonu dedi, uzun hikayedir, bir çoğu bulmaca gibi kompleksli şairlerden oldu, birazcık bahsedeyim.

Modern çağda üstelik şehirde yaşayan bizler için yalnızlık işsizlik ve parasızlık amansız bir hastalıktır, keşke depresyonuyla kalsaydı keşke ilaçla milaçla tedavi edilebilse. Ki, bu şehrin şansları tesadüflerine rağmen, bir de köyünü kasabasını düşünün.

AKILLAR ALMIYOR İŞTE

Köyünde ve kasabasındaki genç ve umutsuz ve işsiz bir çocuk düşünün.

Cemaat devreye burada girdi. Bu çocuklara ‘köklü bir bağlılık’ duygusu kazandırdı ve onlara bir iş ve güven verdi. Hücre arkadaşları inşa etti. İnsanlar bu hücrede yeniden ‘biz’ demesini öğrendi.

Yoksul ve sahipsizlere ‘biz’ duygusu vermek büyük iş’tir, bu kontrolsuz ve tarifsiz artık ‘biz’ olmuşların devlete şehre yukardakilere elitlere derin kin’ini düşünün.

Akıllar almıyor işte, İslam Müslümanlık değil sosyolojik anlamıyla bir ‘ayaktakımı’ örgütlenmesi.. Bu milyonlar zamanın boşluklarına düşüp kaybolmuşlar Jüpiterden huzme çizgileri cetvelle buketleyen dergiler içinde tanımlanamayan cisimlerden oldular, yakında CHP’de tanımlanamaz cisimlerden olursa şaşırmayın.

Oysa CHP bu çocukları zamanın girdabına düşüp boğdurtan geri kalmışlığı yarı sömürge oluşumuzu, zamana hayata ve şehre çok geç kalışımızı hepimize hatırlatmalıydı.

Bu hücre evlerindeki ‘biz’in başka özellikleri de vardır, mesela hepsi ‘ortalama’ işler yaparlar, hani iki elinden başka hüneri olmayıp elimden her iş gelir diyen eski zaman vasıfsızları… Kariyer, likayakat, yoktur.

Devlet ve geçmiş seksen yılın sağ iktidarları bu insanları kıyıya dibe sürmüş ve o devasa sosyal sorunları Mamak Çöplüğü gibi biriktirmiş, şu anda da o çöplükteki patlayan metan gazlarını izlemektesiniz.

CHP’ye düşen görev bu kiliseyle zımnen anlaşmak değil, bu kiliseyi inşa eden Türkiye’nin birikmiş çıplak sosyolojik gerçekliğiyle savaşarak ve milyonlara iş üretim atelye çalışma kariyer nitelik kazandırarak Türkiye’yi ve öncelikle o hücre evleri havalandırmaktır, oysa CHP elinden hiçbir iş gelmemiş kariyersiz liyakatsız siyasetçilerin ağzına bakmaya başladı.

Gördünüz milyonlarca onun bunun müridi ayaktakımı bir gençlik, bir cemaat bir İslamcı örgüt vasıtasıyla kendilerini kıyıya kusan sistemi, tarihlerde görülmemiş gaddarlıkla alaşağı edip intikamlarını aldılar.

Unutmayın burada ‘din’ sadece tutkaldır, insanları birbirine bağlamak için, bir insan terbiyesi bir iç terbiye olarak din’in bu insanlara beş paralık faydasının olmadığı açıktır, sosyolojik çalışmalarla kafa uçuklatacak ülkeler uçuracak derinliktedir, bugün ortaya dökülen pisliklerin sosyal psikolojik analizleri çok uzun yıllar sürecek.

Kardeşlerim, bu insanlar gerçekte asalak, tembel, mürid, dediğimiz, vasıfsız ayaktakımıdır, aşağılamak için değil sosyolojik tanımıyla.

Yüzyıl önce Amerika’da yoksul aşağılık tembel dendiğinde ‘zenciler’i aşağılamak üstelik ırkçı bir sıfat olarak kullanılan bir ‘kalıptı’, bu tembel asalak lafları.

70’li yıllarda Martın Luther ve sonra sporda sinemada siyahların olağanüstü başarıları gördük ve an itibariyle onlara hayranlığımız sürüyor..

Türkiye’de İslamcılar’a da yüzyıldır elitler tarafından yakıştırılan bu sıfatlar, aynıdır, uyuşuk, miskin, çağdışı, irticacı.

Bu son yolsuzluk ve yargıda cemaat tartışmaları sonrası olup bitenlerden gördük ki, İslamcılar 11 yıllık iktidarlarına rağmen bu kalıp ifadeleri DEĞİŞTİREMEDİLER.

Hatta uyuşuk, tembel, mürid, asalak tanımlarını tam anlamıyla HAK ETTİKLERİNİ ele güne dünyaya iftiharla ispat ettiler…

İş deneyim ve tecrübeleri sıfır.

Bürokratik terbiye ve tecrübeleri sıfır.

Ahlak ve etik değerler, sıfır.

Devlet toplum sorumluluğu, otur dön köyüne, sıfır.

Dahası, lider ya da şeyh, eşittir mafya babası, ya da büyük patron olduğu açık şekilde telefon festivalleriyle ispatlandı.

Artık Türkiye’de İslamcı bir kitleden değil ÇÜRÜMÜŞ BİR SINIF’tan bahsediyoruz..

Aralarında onurlu adaletli ilişki hiç kuramadılar.

Etnik köken, mezhebi köken, tarikat kökenleri hiç fark etmedi bütün kökenler yolsuzluk hırsızlık çıktı.

Seri üretim dev bir HIRSIZLIK örgütü.

Gıdaları ve alıp sattıkları, dolar, istihbarat, komplo, kumpas, ananas, kaset, iftira, itham..

HİÇBİRİ ALINTERİ kokmuyor.

Hiçbiri ‘iş’ten, üretim’den heyecan duymuyor.

Hiçbiri sendikadan tazminattan sigortadan iş kazasından hiç bahsetmiyor.

ARTIK SİYASİ SOSYAL VE KÜLTÜREL OLARAK bunun bir İSLAM bir MÜSLÜMANLIK OLMADIĞI aşikar, artık buna bir ad bulmalıyız.

Bu adı bulacak olanların başında bir sosyal parti olan CHP gelmeli ve bunları bu kandırılmış boşuna oyalanmış kitlelere öğreten anlatan CHP olmalı, tam tersine bu ÇÜRÜMÜŞ YAPI’ya özeniyor ortaklık kuruyorsun.

18. ve 19. yüzyılda çökmekte olan Osmanlı, çürümüş Osmanlı’nın bakiyesidir bu.

Çürümüş Osmanlı’nın ‘tortusu’nu birilerini Türkiye’de İslamcılık ideolojisine sarıp paketledi, bu paket uluslar arası stratejik kurumlarının ajanların da pek işine geldi.. Derin bir sosyal yaranın ‘kurtçuklarından’ mücahit İslamcılar, ileri muhafazakar demokratlar yapmayı denediler..

Kardeşlerim, faciamız şudur.

Bir işyerinde insanlar torpille işe adam alınmasını rüşvetle iş yapmaları konuşur ama çok da sorun yapmaz, ancak o işyerinde bir gün ELEKTRİKLER kesilir, ya da makineden bir parça kopar, işte o zaman, o makinedeki parçayı yerine takacak bir vasıflı işçiye ihtiyaç duyulur..

Ama kimse elektriğin dilinden anlamaz, ama kimse o parçayı bulup makineye takamaz, bu şudur, oysa orada çalışan yüzlerce insan vardır, insan sormaya başlar, yahu siz burada ne iş yapıyorsunuz?

Birileri o parçayı bir türlü bulamayan CHP’ye bunu sormalı..

O makineyi çalıştıracak tek işçi bulamadığınız için işçileri yakından tanımaya çalışırsınız, yahu sen ne iş yapıyorsun, ben İslamcıyım, ben Cemaatçiyim, ben Allah’a inanırım, ben inanç sahibiyim, ben şeyhimin hizmetindeyim, ya da ben sosyal demokratım.. Tamam kardeşim, eyvallah, tamam, ama, hepimiz bu işyerinden ekmek yiyoruz, makinenin dilinden içimizden hiç değilse bir kişi anlamamız lazım..

Ortaya çıkan gerçek, şudur, hepsi vasıfsız HÖDÜK’tür..

Tam da kıyametin koptuğu bugünlerde işte bu hödükleşmiş cumhuriyetle yüzleşiyoruz.

Ve bir yüzyıldır batılılarca ve liberallerimizce pohpohlanmış bu ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN, süslü, İslami, demokrat, popüler siyasi tanımlarla örtülüp görmezden gelinen bu acı dipsiz sosyal gerçeğin altında, devlet ve toplum hep birlikte iniltilerle kalıyoruz.

Doların yükselmesi sıcak paranın kesilmesiyle İslamcılığın bitivermesi arasındaki bu derin ve manidar bağlantı, bu çürümüş yapının eseri’dir.

Ey CHP, bu çürümüş sınıfı en iyi sen tanımalıydın.

Seksen yılın sağ iktidarlarının öteleyip biriktirdiği bu çürümüş sınıf’ı ne anladın ne sordun ne tanımladın..

Bir bak topuna birden, hepsi Emek’e karşı, hepsi kariyer’e düşman, hepsi bilgiyle düşünceyle ilişiğini sıyırmış, bu hödüklüğün sağı solu muhalefeti kalmadı, ahtopot sarı kollarıyla heryeri bağlıyor…

Ve şimdi bu kızıl kıyamette cemaati ideolojisi dağılmaya yüz tuttu ve felaketlerin felaketi kapıda, çünkü artık hepsi dünden de beter, BAŞIBOŞ’lar sürüsü olmak üzere..

Ey CHP bu zincirlerinden yeni boşalmış kitlelere iş mi üretim mi bulacaksın yoksa yeni bir şeyh mi cemaat mi ayarlayacaksın, yer gibi zaman yarılıyor ve hepimiz girdabında kaybolmak anındayız..

Ey CHP, bu başıboş sürünün genelkurmay başkanını içeri tıktığını, kozmik odaları dağıttığını, yazarlarını içeri tıktığını, yasaları hukuku emniyeti orduyu ele geçirdiğini ve ülkeyi tam anlamıyla çözmekte olduğunu seyrede seyrede bugüne geldin..

Ne diyelim, yarasın..

Korkunun matematiği diye bir şey vardır, mesela içimizde en çok korkan insanlar totoya lotoya sığınır, yani korku hepimize en olumsuzlukları yaşatır ve hepimizi KÖR TALİH’İN kucağına atar.. Başka şansım başka çıkışım yok, der, ama bir sol parti hiçbir zaman ‘çıkışsızlığı’ kabullenemez, kör talih’e ve onların cinlerine ‘teslim olamaz’.

Devletin yüzyıldır itelediği ötelediği dışladığı ne kadar zor okuyan iş bulamayan acımasız gerçeği var, yarısı etnik milliyetçilerin, bir yarısı İslamcı örgütlerin ‘kumpasında’ FBI ajanı olacak kadar devlete karşı bir yıkım projesinde kullanılıp devletin karşısına koyuldu.

CHP’nin görmesi gereken sosyal gerçek burası, cumhurbaşkanlığı hesabı hiç değil.

18. yüzyıldan yığılma bu çöküşün tortusu, korkumuz, istihbaratı kumpası cinleri bencilliği kilisesiyle muhalefete hızla sirayet ediyor.

İslamiyet bir iç disiplin’dir, üzülmüşsünüzdür sabah ezanı okunur, kafanız karışmıştır, öğle ezanı okunur, karmaşık duyguların girdabına dalarsınız akşam ezanı okunur ve Allah kafanızdaki kötü düşünceyi karmaşık duyguları namazla secdeyle bir düzene koyar.

Yani sabah akşam bir zaman disiplini sizi kötülüğe şeytana karşı korunmaya çağırır.

Hayatında TEK BİR REKAT kılmış bir insan dahi, bunu ruhuyla bedeniyle hissetmiş yaşamıştır.

Bu adi hırsızların içinde TEK BİR REKAT NAMAZ kılmış olanı var mı?

CHP’nin bu son skandallardan anlaması gereken bu ‘çürümüş’lük tamdır, ve bir beton kadar katılaşıp, siyaseti toplumu kurumlarımızı içinde fosilleştirmiştir.

Afrika’da sömürgeci efendiler bir yüzyıl içinde tarlaları öyle haşin vahşi kullandı ki oraları terk ettikten sonra dahi o tarlalar bir daha kendine gelemedi.

Türkiye’nin okulları emniyeti ordusu polisi medyası akademisi bir başıboş vasıfsız sürüler tarafından çok hoyratça ve çok şımarıkça ve fütursuzca kullanıldı, CHP’ye düşen görev, bu çürüyüp beton gibi katmanlaşmış yapılar kırılmadan, toplum kurumlar tarih hayatlarımız yasalarımız, asla nefes alamaz, işte topluma bunlar tane tane anlatılacak ve bu çürümüş sınıf’tan uzak durulacak.

Şamanlar kurban ettikleri hayvanların iç organlarına bakarak kehanette bulunurlar.. Bizler de ülkemizde on yıllardır işlenen faili meçhullerin parçalanmış cesedlerine bakıp siyasi kehanetlerde bulunmadık mı? Her aydın cesedinin başında yüzbin sayfa saçma sapan komplo kumpas mihrak lafları etmedik mi?

Ve güya liberaller ne kadar kolay ucuz sloganik yaftalarla bu cinayetleri ahlaksızca manipüle etmeye çalışmadılar mı, yok ileri demokrasi, yok vesayet, yok Kemalist yargı... İran, Amerika, İsrail denilmedi mi, İslam, müslüman, irtica denilmedi mi, siyasi tanımlar pek kolay bolca toplumun üstüne bolca boca edilmedi mi, bütün bunlar çoktan delirdiğimizin işaretleri değil miydi?

CHP’ye düşen şimdi bu ucuz sloganik liberal yalanlarla yapılmış sahte çürük binaların çöktüğünü halka anlatmak…

Şimdi hepimiz o çürük ve dağılmış yapıların altından kalkabilmemiz için, liberal, İslamcı, Kemalist, ulusalcı, etnik milliyetçilik, İslamcı, müslüman laflarının hepsini kökünden değiştirecek, yeni ve gerçek bir sese ihtiyacımız var..

Bu yalanlar komedyasının altında bu uyduruk plastik siyasi tanımlarla değil, yetsin artık, ülke gerçeğine uygun SOSYOLOJİK tanımlarla konuşacak siyasetçilere aydınlara ihtiyacımız var..

Yani, kardeşlerim, devleti, okulu, tazminatı, işsizliği, köyü, kasabayı, yoksulluğu, sigortayı, üretimi, imkanı, artı değeri, konuşmadan bilmeden YAZILMIŞ SÖYLENMİŞ bütün siyasi tanımlar palavraydı, içinde şimdi kurumlarınızla çırpındıkça boğulduğunuz bataklık bu sahte siyasi kavramların çöplüğüydü..

İçinde ulusalcı, Kemalist, İslamcı, liberal vs. geçen bütün yazılar makaleler hepsi YALAN VE UYDURMA ve oyalamaydı, bu kadar deli yaftası siyasi kavramdan kazanan sadece bir kaç patron birkaç cemaat oldu..

Yasalar değiştirip anayasalar yapıp hakimlerinizi yargınızı emniyetinizi ordunuzu bir SAKSIDAN alıp başka bir SAKSIYA KOYSANIZ ne olur, bu gerçek dışı, akıl dışı siyasi tanımlarla, 12 Eylül sonrası Özal’la başlayıp bugüne kadar medyanızı maaşlarınızı süsleyen bu SİYASİ SIFATLAR’la konuştuğunuz müddetçe, felaket daha büyüyecek, üzerinde konuşabileceğiniz bir ülke artık kalmayacaktır, bitmeyen bir Pakistan bitmeyen bir Irak bitmeyen bir Suriye’ye dönüşmenize bir faili meçhul mermi sesi kaldı?

Kilisenin bilmediği gerçek’tir, Koç’un bilmediği gerçek’tir, cemaatin islamcılar’ın bilmediği anlamak istemediği gerçektir.

Sizi bu denli hayat dışına devlet dışına akıl dışına sürükleyen şey, bugüne değin kullandığınız gerçeğinizi size unutturan plastik uydurma siyasi tanımlar ve onlarla köşelerinde gününü gün eden yazarlarınızdır.

Bu kurmaca siyasi sıfatlarla on yıllardır birbirinizle kavga ettiniz, doymadınız birbirinizi içeri tıktınız, yetmedi birbirinize karşı ölümcül saldırıya girdiniz, yetmedi, bu yanlış siyasi literatür hepinize sonunda KUMPAS VE KOMPLO’ların oyuncağı ve sonra kurbanı haline getirdi…

O halde, bir sosyal partiye ve aydınlara düşen görev?

Türkiye’ye en temel sorularını yeni baştan sormalı ve öğretmeli, şehir nedir, devlet nedir, işsizlik nedir, köy kasaba nedir, sigorta nedir, tazminat nedir, artı değer nedir, üretim nedir, kaliteli işçi nedir, yurttaş nedir, YURT nedir, bağımsızlık nedir, ürün nedir, eşitlik nedir, bölüşmek nedir?

Nihat Genç

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=rakidan-votkaya-1801141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23-01-2014, 07:06 PM   #276
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Silivri Valisi'nden Kılıçdaroğlu ve Bahçeli'ye mektup

Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, Silivri Nöbet Çadırı sorumlusu Hıdır Hokka'nın Kılıçdaroğlu ve Bahçeli'ye yazdığı mektubu köşesine taşıdı.
23 Ocak 2014 Perşembe 15:24



İşte Yavuz Selim Demirağ'nın Silivri nöbet çadırlarının isyanı başlıklı o yazısı:

"Ona Silivri Valisi adı verildi. Silivri’deki hukuksuzluğa isyan ederek ilk nöbet çadırlarını kurdu. İki yıl 138 gündür adalet bekleyenlere umut oluyor. Hıdır Hokka’dan bahsediyorum. Yüreğinin bir köşesinde vatan sevgisi olanlar adına Silivri’de nöbet tutan adamdan... CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye seslendiği mektubu dostu olarak benimle de paylaşmış. Ben de özetleyerek sizlerle paylaşıyorum. Ne diyelim eline diline sağlık Hıdır Abi..

***

Sincan’a, Silivri’ye, Hasdal’a, Hadımköy’e, Şakran’a, Poyrazköy’e, Maltepe’ye; sırça köşklerinizden bakmayın. Adaletin, hukukun, vicdanın var olduğunu sananlar; Bir gün içeride yattınız, bir gün hücrede kaldınız mı ki; özgürlüğünden men edilmiş, eşinden, çocuğundan, dostlarından, halkından, ordusundan koparılmış, halkı, milleti için hayal ettiği hizmetlerden uzaklaştırılıp tel örgülerin arkasına, dağların tepesine kurulan özel görevli mahkemelerin önüne atılan vatanseverler için ne yaptınız? Bundan sonra ne yapacaksınız? Haydi anlatın da, biz de anlayalım. Ziyaretlere geldiniz gittiniz. Kafanızı uzatıp duruşma salonuna bakmadınız; içeride neler oluyor bitiyor. Ziyaretlere gelirken, örgütlerinize “gelmeyin” diye genelgeler yayınladınız. Biz şunu çok iyi biliyorduk CHP ve MHP: Balyoz ve Ergenekon tertipleri ile içeri atılan vatansever generallerimiz, bilim adamları, İşçi Partisi Genel Başkanı, İşçi Partisi yöneticileri, Ulusal Kanal ve Aydınlık yöneticileri sizin bu olumsuz tutumunuz yüzünden içeride kaldılar. Kuddusi Okkır’ın, Ali Tatar’ın ölüm sebepleri, Kozinoğlu’nun tertibe kurban edildiği ortadayken, ölümün eşiğinde bekleyen Sayın Rektörümüz Fatih Hilmioğlu, iki buçuk yıldır Çapa’da Azrailleboğuşan Levent Ersöz Paşa, A.Kerim Kırcı paşalar sizleri hiç ilgilendirmiyor mu? Böyle giderse nicelerine şahit olacağız.
Sizlerin tuzu kuru. İçeride yatanlar, yatanların kapısında bekleyenler bilir. O ailelerin her hafta, sabahın erken saatlerinde yollara düştüğünü, ziyaret kuyruklarında bekleyip her ziyarette soyunup giyinmenin, eşlerine, babalarına güler yüzlü, moralli görünmek için görüşlerde geçen 45 dakikanın ne demek olduğunu bilemezsiniz. Çünkü yaşamadınız. Yaşayanlar, yatanlar bilir. Yatanların yakınları, ziyaretçileri bilir. İçeriden, anasının, babasının, oğlunun iki günlüğüne cenazesine gidip gelenler bilir. Korkmayın, kesmeyin TBB Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu’nun yolunu. Altı, yedi yıldır bir şey yapmadınız. Yapmak isteyene mani olmayın. Yapabildiği her şeyi yapsın. Yapamazsa da yapamasın. En azından bu yola çıkmış. Yolunu kesmeyin.
Daha nereye kadar, neyi bekleyeceğiz? İçeridekilerin tek tek ölmesini mi? Neyi bekleyeceğiz CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli? Dereye su gelene kadar, deredekiler ölecek. Onların içeride ölmesi, bizi de, sizleri de mutlu etmez. Yasa, hukuk diye oyalanmayınız. Seçimlerle bu mesele çözülmez. Çünkü hukuksuz alındılar. Yargısız infaz edildiler. Beklemeyin. Sayın Feyzioğlu’nun çözümüne destek veriniz. İş işten geçiyor. Aileler, sizleri, içeriden çıkacak olan cenaze merasimlerine sokmayacaktır. Taziyelerinizi kabul etmeyeceklerdir.
Hıdır Hokka / Silivri"

ulusalkanal.com.tr

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem...up-h21471.html
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-02-2014, 03:21 PM   #277
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Ekonomide yaşananları anlama kılavuzu

Merkez Bankasının faiz kararı iyi mi oldu kötü mü? Tamamen gerçek dışı, toplumun, ülkenin çıkarlarından bağımsız bir tartışma sürüp gidiyor günlerdir.

Piyasacılar,faiz artışıyla ekonomimizi düze çıkarmamızın mümkün olabileceği, en azından kötü gidişi durdurabileceği görüşünde.Geçen hafta içerisinde bir televizyon programında konuşan Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, daha da ileri giderek, Merkez Bankası’nın söz konusu faiz artırımı kararıyla hükümeti ipten kurtardığını söyledi. Öyleyse, Başbakan niçin karşı çıktı faiz artışına yada karşı çıkıyormuş gibi yapıyor?

En önemli gerekçeleri, peş peşe seçimlerin gündemde olduğu bir ortamda, faiz artışının büyümeyi, istihdamı ve hükümet kanadının 2023 yılı projeleri olarak lanse edip, özellikle üzerinde durduğu, dış borçla finanse edilmesi planlanan“mega” projeleri olumsuz etkileyecek olması. İstanbul Kanalı, 3. Köprü, 3.havaalanı, nükleer santraller, bu projelerin en bilinenleri.

Niçin bu noktaya geldik? Düne kadar mucizeden bahsederken, bugün niçin krizden, kırılganlıklardan, kötü gidişten bahsediyoruz?

İşler o kadar sarpa sarmış durumda ki, hükümet üyeleri ve piyasacılar dahi, bugün yaşanan sorunların en önemli nedeninin, dışarıdan borçlanmaya dayalı büyüme modelinin kaçınılmaz sonucu,“finanse edildiği sürece sorun yok” denilerek, görmezden gelinen, “cari açık” olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar.

Cari açığı, bir ülkenin mal, hizmet ihracatı, vb. yollarla yurt dışından sağladığı gelirden daha fazlasını, mal, hizmet ithalatı, vb. için yurtdışına ödemek zorunda kalması,yani gelirinden çok harcama yapması şeklinde açıklamak mümkün.

Son açıklanan istatistiklere göre, cari işlemler açığı Kasım ayında 3,94 milyar dolar olmuş. 10 aylık cari açık 55 milyar doları, 1 senelik cari açık ise 60 milyar doları geçmiş durumda.

Cari açığın en önemli nedeni dış ticaret açığı,yani ithalatınızın ihracatınızdan fazla olması.

KRİZ VATANDAŞI ETKİLEMEYE BAŞLADI

Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı dış ticaret verilerine göre; 2013 yılı Aralık ayında dış ticaret açığı %37,3 artarak 7 milyar 222 milyon dolardan 9 milyar 917 milyon dolara çıkarken, ihracatın ithalatı karşılama oranı 2012 Aralık ayında %63,6 iken, 2013 Aralık ayında %57,1’e düşmüş durumda.(http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=16070)

Rakamlar, cari açıktaki büyümenin devam edeceğini gösteriyor. Cari açık arttıkça, bu borcu döndürmek ve borçla sağlanan ödünç refahı sürdürebilmek için daha çok borçlanmaya ihtiyaç duyuluyor.

ABD’nin para bolluğunu kısması sonrasında olduğu gibi, bu borcu bulmanın zorlaştığı ortamlarda, kıt olan her şey gibi, ihtiyaç duyduğunuz borç paranın da fiyatı yani döviz kurları yükseliyor, paranızın değeri düşüyor. Üretebilmek ve tüketebilmek için ithalata ve borca bağımlı bir ülke olduğunuz için borçlanma maliyetlerindeki artış, üretim maliyetlerinize yansıyor, enflasyon yani hayat pahalılığı artıyor.

Süper faiz artırımı sonrası gelen hiper enflasyon verileri bu genel doğrunun ve krizin vatandaşı doğrudan etkilemeye başladığının acı göstergesi adeta.

TÜİK tarafından, bugün(4 Şubat 2014) açıklanan verilere göre, 2014 yılı Ocak ayında TÜFE, bir önceki aya göre yüzde 1,72, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 7,48 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 7,51 artarken, Üretici Fiyat Endeksindeki (ÜFE) artış, 2014 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 3,32, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 10,72 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 5,22 olarak gerçekleşmiş.

BORÇLARIN VADESİ KISALIYOR

Normal koşullarda, eğer paranızın değeri düşüyorsa, ihracat ve diğer hizmetler yoluyla yurt dışından sağladığınız dövizin/gelirlerin artmasını, ithalat ve diğer hizmetler nedeniyle yurt dışına ödemek zorunda olduğunuz dövizin/giderlerinizin ise azalmasını yani cari açığınızın azalmasını beklemeniz mümkün.

Bunun olabilmesi için, ülkenizin özel koşullarının, yukarıda tanımlamaya çalıştığımız genel çerçeveye uygun olması gerekiyor. Eğer durumunuz bu genel çerçeveye uymuyorsa yani paranızın değer kaybına karşın giderlerinizi azaltıp, gelirlerinizi artıramıyorsanız, bırakın büyümeyi, küçülmemek için dahi dış borca bağımlı hale gelmişsiniz demektir. Bu durumda, iflas etmemek için daha çok borçlanmak, borcu borçla döndürmek zorunda kalıyorsunuz, ki bu durumda yeni bulacağınız borçlar için daha yüksek faiz ödemeyi göze almanız gerekiyor. Borçların vadesi kısalıyor.

Piyasacılar, bu gün yaşadığımız kriz açısından durumun tam da böyle olduğunu söylüyor, şahsen de hemfikir olduğumuz bu iddialarını, yine hemfikir olduğumuz iki temel nedene dayandırıyorlar.

Birinci neden, özel kesimin döviz borcunun yüksekliği.Bu durumda, TL’nin değer kaybının, özel kesim karlarında ciddi oranda azalmaya neden olacağını, hatta özel kesimin borçlarını ödeyemez duruma düşme ihtimali olduğunu söylüyorlar.İkinci neden isemevcut sanayimizin,bırakınız ihracat yapmayı, üretebilmek için dahi ithalata bağımlı hale gelmiş olmasının, TL’nin değer kaybının ihracatın artmasına katkısının çok sınırlı kalmasına neden olacağı.

Piyasacıların çözüm önerisi; kısa vadede faiz artırımı yapılarak, borçlanmanın devamının sağlanması, kazanılan süre içerisinde, “ikici kuşak reformların” gerçekleştirilmesi. Reform adı altında, kamu hizmetlerinin tasfiyesi sürecinin tamamlanıp, sosyal devletin bütünüyle ortadan kaldırılması ve bu durumun, dört partinin işbirliği ile kapalı kapılar ardında hazırlanmaya çalışılan mali anayasa ile güvence altına alınması, sürekliliğinin sağlanması.

Bu önerilerin ekonomiyi düze çıkarmayacağını, tam tersi olarak mevcut sorunları daha da artıracağını, düşünüyoruz.

Hükümetin B ve C planları şimdilik tam bir muamma. Faiz artışı işe yaramazsa, ne olduklarını göreceğiz.

Bizim çözüm önerimizin ne olduğunu ise uzun süredir sizlerle paylaşıyoruz. Çözüm, borçlanmayı meşrulaştırmanın aracı haline gelen, “ulusal sınırlar kalktı, yaşasın küresel ekonomi”, “yaşasın serbest piyasa” türünden safsatalar/yalanlarla halkı kandırmayı bir yana bırakıp, yeniden planlı kalkınma politikalarına dönmek şüphesiz ki.

Mevcut sistemin kazananlarının ve kazananların medyadaki, akademideki uzantılarının bunu istemeyeceklerini bilmek için ise ilkokulu bitirmeye dahi gerek yok. Sorun da bu zaten.

Ahmet Müfit

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=ekonomi...uzu-0402141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-02-2014, 03:33 PM   #278
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

TSK 3 hava üssü 7 filo kapattı

Sözde darbe davaları sadece Deniz Kuvvetleri’ni vurmadı. Hava Kuvvetleri, yani kartalın başını da kopardı.

Balyoz davasında yargılanıp, 16-20 yıl hapis cezasına çarptırılan subayların yüzde 33’ü Hava Kuvvetleri’nden. Tamamı muvazzaf olan subaylar, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın hafızası ve işletim sistemi sayılan birimlerde görevliyken tutuklandı.

İlk darbeyi bu tutuklamalarla yiyen Hava Kuvvetleri’nde kan kaybı sürüyor. Sık sık “Şu kadar F-16, F-4 pilotu istifa etti” haberlerini okuyoruz.

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın son açıkladığı rakamlara göre, 2013 Ocak-Şubat döneminde 63’ü muharip jet uçağı pilotu olmak üzere 110 pilot subay istifa etti veya emekliliğini istedi.

Bu yılın Ocak ayı itibarıyla da sayının 214’e çıktığı bildiriliyor.

Milli Savunma Bakanı Yılmaz, “Alınan tedbirler neticesinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı mevcut pilot ve uçak sayısı ile ülke güvenliğine yönelik kendisine verilen her türlü görevi yapma yeteneğine sahiptir” dese de gerçek tablo vahim.

3 HAVA ÜSSÜ 7 FİLO

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Personel Daire Başkanıyken Balyoz’dan tutuklanan hava pilot Tuğgeneral Mehmet Eldem yattığı Mamak Cezaevi’nde pilot istifalarının anlamına dair çarpıcı bir hesap çıkardı.

Hava Kuvvetleri’nin ana muharip birliği Filo Komutanlıklarının yaklaşık 20 uçak ve 30-40 pilottan oluştuğunu, TSK’da da 17 muharip filo bulunduğunu hatırlatan Eldem, şu tespitleri yaptı:

“Ayrılan pilot sayısı 214 civarında olduğuna göre, teorik olarak 7 muharip filomuz görevini tam olarak yapamaz duruma gelmiş demektir. Bu da 3 hava üssünün fiilen kapanması anlamına gelir.”

BİR PİLOTUN MALİYETİ 15 MİLYON DOLAR

Ağustos’ta kaybın daha da büyüyeceğine dikkat çeken Eldem, “Açığı yetiştirilen pilotlarla telafi edebiliriz” şeklindeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını da şöyle anlattı:

“Hem nicelik, hem de nitelik olarak bu kaybın telafisi mümkün değildir. Sayısal olarak Türk Hava Kuvvetleri’nin pilot yetiştirme imkânı senelik 90-100 pilottur. Bu rakam zaman zaman daha da düşük olabiliyor. Kaliteye gelince; ayrılan pilotlar en az 10 yıllık pilotlardır. 10 yıllık pilot tecrübesi ve bilgisiyle Hava Kuvvetleri muharip gücünün bel kemiğidir. Uçakları kullanan, tetiğe basan, havada savaşan, savaşmayı gelecek nesillere öğreten bu kişilerdir. Bir pilotun maliyetinin 15 milyon dolar olduğu düşünüldüğünde kaybın büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.”

Bırakın Yunan F-16’larının her gün Ege’de uçaklarımızı taciz etmesinin vakay-ı adiyeden sayılmasını, Suriye’nin bile savaş uçaklarımızı kilitler hale gelmesinin sebebi anlaşılmıyor mu?

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler

Müyesser Yıldız

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=tsk-3-h...ti--0502141200
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18-03-2014, 02:28 PM   #279
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.


Ankara'da yeni yılın ilk haftasında kulaktan kulağa Melih Gökçek'in adaylıktan çekileceği fısıldanıyordu. Karum'daki dost sohbetinde çekilme hikayesini dinlediğimde gülüp geçmiştim. İlhan Aküzüm, (O zaman adını vermemiştim) kolumu tutmuş ve söylediklerini ciddiye almamı istemişti:

- Melih çe-ki-le-cek!

İlhan Aküzüm'ü ciddiye alıp Melih Gökçek'i aramıştım:

- Adaylıktan çekileceğiniz konuşuluyor.

Gülüp geçti...


*

Ankara, Gökçek'in çekileceği haberiyle çalkalanırken, ben Mansur Yavaş'ın kapısını çalmıştım. O da, İlhan Aküzüm gibi Melih Gökçek'in adaylıktan çekileceğini söylemişti:

- Sebep?

- Sabret!


*


Vallahi sabır taşı oldum Mansur Bey!

Seçimlere şunun şurasında 12 gün kaldı...

Melih Gökçek hâla aday...

Daha çok bekleyecek miyim?


*


Neyse neyse çok da önemli değil...

Melih Gökçek çekilmiş olsa, erken bir zafer elde edilmiş olacaktı!

Seçimlere daha 12 gün kala, Mansur Bey'in seçimin galibi (!) olduğunu etrafa fısıldıyorlar şimdi:

- Bu iş bitti?

- Melih kaybetti!

- Mansur Ankara'yı aldı!

Herkes bu sonuca nasıl varıyor peki?

Mansur Yavaş'ı galip ilan eden bir veri var mı elde?

Yok!

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş, Beşiktaş Belediye Başkan adayı Murat Hazinedar gibi olgunluk gösterip, "Seçim bitmedi, bu yarışın galibi henüz belli değil" diyeceğine, bu yalana can simidi gibi sarılıyor!

Daha bir yalanın mürekkebi kurumadan bir başka yalanı tedavüle soktular.

Ne ayıp!
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 26-03-2014, 09:38 AM   #280
Profil
Yunus Gök (Embesil)*
Yasaklı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: Zile/Sivas/Türkiye
Mesajlar: 9,163
Konular:
Uye No:29599

Ettiği Teşekkür: 209
51 Mesajına 62 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Yunus Gök (Embesil) is on a distinguished road
Standart Cevap: Begendiğiniz köşe yazıları.

Yılmaz Özdil: İstikbilal savaşı

Sınırda eller tetikteydi.



Herkes nefesini tutmuştu.
Şifreli mesaj bekleniyordu.
Dışişleri bakanımız, başbakanımızı telefonla aradı ve “Ayşe tatile çıksın” dedi.

*

Başbakanımız kısık sesle cevap verdi, sen boşver şimdi ayşenin mayşenin tatile çıkmasını, benim küçük oğlandan sonra büyük oğlanın tapesi çıktı, benim görüntüler çıkmadan dalalım şuraya dedi.

*

Savunma bakanımız daha soğukkanlıydı, itidal çağrısı yaptı, öyle hemen dalmayalım, dalma noktasına gelip bekleyelim, tape çıkarsa derhal dalalım, tape çıkmazsa seçimi bekleyelim önerisinde bulundu.

*

Hararetli bi tartışma başladı.
- Ufak ufak ısınma hareketleri yapalım bari, uçak muçak düşürelim.
- Fena fikir değil, aynı numarayı Balyoz kumpasında yapmışlardı, savaş çıkarmak için uçak düşürülecek filan denmişti, ahali yemişti, bu defa da yerler.
- İyi de, o zamanlar vay vay vay cami bombalayacaklar demiştik, şimdi ne bombalanacak diyeceğiz?
- Türbe var, aynı işi görür.
- Pek aynı işi görmeyebilir, Zuhurat Baba’yı, Telli Baba’yı bilirler ama, Süleyman Şah’ı kimse tanımaz.
- Yav, illa Süleyman demek zorunda mısın, Osmanlı de geç.
- Mehter çalalım mitinglerde.
- Kayı boyundanız diyelim.
- Cehapeliler Bizanslı diyelim.
- Ecdadımızın suçu yok, Kanuni’ye iftira atıldı, Şehzade Mustafa’yı Pensilvanya boğdurdu diyelim.
- Kaşla göz arasında Aziz Yıldırım’a da bi şey geçirelim mi?
- Anıtkabir bizim mitinglerden kalabalıktı, dokunmayın şimdilik ona.
- Ben çıkıp bi ağlayayım isterseniz…
- Ben de şehitlik makamına dair google’dan bi ayet sallayabilirim.
- Sallama boşuna, twitter’ı kapattık.
- Feys’e koy, feys’e.
- Şu istiklal marşlı bayrak indirme reklamını da iyi akıl ettik yani.
- He valla, tam bizim reklamdaki bayrak inerken, türbeninkini indiriyorlar, tayminge bak.
- Takdiri ilahi.
- Az daha reklamdakinden önce türbedeki bayrağı indireceklerdi, bi çuval incir berbat olacaktı.
- Var mı yeni tape?
- Henüz yok efenim.
- Arayın Necdet bey’i acele etmesin, radarları bize kilitlendi falan desin, benden haber beklesin.

http://www.ulusalbakis.com/yilmaz-oz...al-savasi.html
Yunus Gök (Embesil) isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Begendiğiniz köşe yazıları.

Şu an bu konuyu KIBRIS FORUM içerisinde toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

KIBRIS Forumda şu an Sistem size Begendiğiniz köşe yazıları. konusunu gösteriyor.Bu konu forum içerisinde 19888 kez görüntülenmiş. Begendiğiniz köşe yazıları. Bu konu hakkında google araması yapmak istiyorsanız Begendiğiniz köşe yazıları. tıklayınız
Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim





Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd.
Kibris 1974 yabancı dizi izle
KIBRIS , Konu Dışı Begendiğiniz köşe yazıları.