Bu Siteden Her Türlü Alıntı Yapmak Serbesttir. Sitenin Tüm Hakları "KIBRIS TÜRK MİLLETİNE" Aittir. www.kibris1974.com'un Varlığı Türk Varlığına Armağan Olsun

Sitemizde Reklam Alanlarını Kullanabilmek İçin Mehmetçik Vâkıfına Veya Mücahitler Ve Şehit Aileleri Derneğine Yatırmış Olduğunuz Bağış Makbuzunu [email protected] Adresine İletmeniz Yeterlidir...

Geri git   KIBRIS1974 FORUM " Kibris TÜRK tarihi araştırmaları , Gündem haberleri, KIBRIS da kim kimdir ne nedir , kibris videolari resimleri dökümanları indir" > Kıbrıs Türkleri > Kıbrıs Masalları
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Çağdaş Hikayeler
Cevaplar
9
Sonraki Konu
sonraki Konu
Çağdaş Hikayeler Konusunu Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
4112
Önceki Konu
önceki Konu

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 07-12-2010, 06:15 PM   #1
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Smile Çağdaş Hikayeler

ANNE GÜVERCİN

Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “

Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “

Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.

Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek:

“ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.


Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:
“ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu:


“ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu.


Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti.
Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti.


Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki, anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.


Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü.

Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti.

Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Aslında kuş neslinin bir iki türü dışında bilinçsizce avlanması doğal olarak yasak olmalıydı. Çocuklara, özellikle ilköğretim çağlarında, bu durum tüm çıplaklığıyla anlatılmalıydı. Onlar işin önemini kavradıkları takdirde kuş avlama işine kendiliklerinden karşı çıkacaklardı. Kuşların da canı vardı. Onlar da can taşıyorlardı. Bir de kalpleri vardı, sevgi dolu, sevecen, başkaları için, kötülük düşünmeyen. Canları sıkılınca gökyüzüne yükselirler, özgürce uçarlar, yoruluncaya kadar kanat çırparlardı. Kuşlar, zararlı böceklerin, sineklerin hızla çoğalmasını önleyerek doğadaki hassas dengenin bozulmasına engel olurlardı. İnsanlığa, insan yaşamına değer veren herkesten uymalarını istediğim bir kural var: Vurmayın kuşları.

Yazan: Serdar Yıldırım
Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-12-2010, 06:16 PM   #2
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

KANATLI KARINCA


Zamanımızda en çalışkan ve en tutumlu yaratıklar olarak bilinen karıncalar bundan on binlerce yıl önce yine çok çalışkandılar fakat tutumlu oldukları söylenemezdi. Çalışkanlık karıncaların yaratılışlarında vardı. Onlar yaratılırken çalışkan olarak yaratılmışlardı. Tutumlu olmak ise bambaşka bir şeydi. Tutumlu olarak yaratılınmaz, bu özellik sonradan öğrenilirdi. Sadece çalışkan olmayı o kadar büyütmemek gerekirdi. Ne kadar çalışkan olunursa olunsun, tutumlu olmak bilinmedikçe başarı tam olarak gerçekleşmezdi. Çalışkan olmakla tutumluluk ikisi bir arada bulunursa eğer başarı tamam olurdu.

Önceleri karıncalar günlük güneşlik yaz günlerinde hiç durmaksızın, yorulmak nedir bilmeksizin çalışırlar, çevreden buldukları yiyecekleri yuvalarına bırakırlar, tekrar yiyecek aramaya çıkarlardı. Hava kararmaya başladığında bütün karıncalar yuvalarında toplanır, gündüz topladıkları yiyecekleri yerlerdi. Ertesi sabah hangi karınca yuvasına bakarsan bak dünden kalmış bir buğday tanesi bulamazdın.

Çalışıp kazandılar, kazandıklarını istedikleri gibi yerler içerler, isterlerse gider dereye dökerler, bu, onların en doğal hakları…denir denmesine de, durum öyle sanıldığı kadar basit değil. Biraz ileriyi düşünüp soğuk ve karlı kış günlerini aklımıza getiriversek…Kış günlerinin ne kadar çetin geçtiği bilinen bir gerçek. Bu doğal engelin mutlaka aşılması ve yaz günlerine ulaşılması lazım. Eğer yazın, kışı düşünerek, yuvaya getirdiğin üç buğday tanesinin birini kenara koyabilirsen, o doğal engelin önünde saygıyla eğildiğini ve üzerinden aşıp yaza ulaşabilmeni kolaylaştırdığını görürsün. Yoksa bugün gelen bugün gider yarını yarın düşünürüm dersen, doğal engeli aşarsın aşmasına da, bu, çok zor olur, pek çok zor olur.

Kanatlı karınca uçarken, bir su birikintisine düşüp çırpınmakta olan bir karınca gördü. Hemen aşağı süzülüp karıncayı tuttu ve onu kucağına alarak kıyıya çıkardı. Bu karınca yakınlardaki bir karınca yuvasının beyiydi. Karınca beyi kanatlı karıncayı yuvasına davet etti ve akşamki ziyafeti onuruna düzenleyeceğini söyledi. Ziyafette, karınca beyi kanatlı karıncayı diğer karıncalarla tanıştırarak, ona bir can borcu olduğunu ve kendisine gösterilen saygının ona da gösterilmesini istedi. Daha sonraki günlerde karınca beyinin ricalarını kırmayan kanatlı karınca bir süre daha onlarla birlikte olmak zorunda kalacaktı.

Kanatlı karınca geçen günlerle birlikte yuvaya yiyecek taşıma işine girmeye başladı. Uzaklardan bulup getirdiği yiyecekleri yuvaya bırakıyor, tekrar yiyecek aramaya çıkıyordu. Normalde bir karıncanın getirdiği yiyeceklerin dört beş katını tek başına getiriyordu. Karıncalar bu durumu görüyorlar ve memnun oluyorlardı. Bir günde toplanan yiyeceklerin ertesi güne kalmaması kanatlı karıncanın dikkatini çekmeye başladı. Bu neden böyle oluyordu? Neden ertesi güne yiyecek kalmıyordu? Yaz günleri sona erecek, kış gelecekti. Yuvadaki yüzlerce karınca kış günlerinde ne yiyecekti? Kışın on karınca yiyecek aramaya çıksa, acaba kaçı geri dönebilirdi? Dönemeyenlere yazık değil miydi? Dönenler yiyecek bulmuş olsalar bile o kadarcık yiyecek kaç karıncaya yeterdi?..
Sonuç: Açlıktan kırılırdı bunlar. Kanatlı karınca bu durumu karınca beyi ve bazı karıncalara sormak ihtiyacını hissetti. Fakat, onlar kanatlı karıncanın sorduğu soruları anlamsız birtakım basmakalıp cümlelerle geçiştirdiler.

Bir akşam yemeği öncesinde karıncalar yuvadaki salonda toplanmışlardı. Kanatlı karınca söz alarak, kış mevsiminin yaklaştığını, bundan sonra yuvaya getirilen yiyeceklerin küçük bir kısmının kara gün dostu diye saklanmasını, eğer böyle yapılmaz da şimdiki düzen aynen devam ederse yaz günlerine pek az karıncanın ulaşabileceğini yana yakıla anlatmaya başladı. Biraz sonra salondan “ yeter “, “ kes artık “, “ susturun şunu “ diye bağıran sesler duyulmaya başladı. Giderek çoğalan uğultu, kanatlı karıncanın söylediklerinin duyulmasını engelliyordu. Bu sırada karınca beyi ayağa kalktı ve salondaki uğultu bir anda kesildi. Gözyaşları içinde bir şeyler söylemeye çalışan kanatlı karıncaya karınca beyinin tepkisi çok sert oldu. Ona ağır sözler söyledikten sonra, zindana atılmasını emretti. Karıncalar, kanatlı karıncayı yakaladılar ve sürükleyerek salondan dışarı çıkardılar. Sonraki günlerde karınca yuvası eski, sakin yaşamına geri döndü. Karıncaların gündüz getirdikleri yiyeceklerden ertesi güne kalan olmuyordu.

Aradan birkaç ay geçmişti ki, karakış, olanca ağırlığıyla karınca yuvasının üzerine abanmaya başladı. Günlerdir yağan kar bir türlü durmak bilmiyor, bu soğuk havada bırak dışarı çıkıp yiyecek aramayı, yuvanın kapısını aralayıp kafasını dışarı çıkaran karıncanın kafası donuyordu. Dışarıda hava soğuktu da içerde sıcak mıydı sanki? Karınca beyi odaları geziyor, buradaki karıncalara, biraz daha sabretmelerini, kar yağışının er geç dineceğini, o zaman yiyecek aramaya çıkılacağını ve sıkıntıların bir anda biteceğini anlatıyordu. Hele kar bir dinsindi.

Kar yağar yağar bir gün gelir artık yağmaz olurdu yani dinerdi. Karın dinmesiyle birlikte elli karıncadan oluşan bir grup yiyecek aramaya çıktı ve bu elli karıncadan bir tanesi bile geri dönmedi. İçerdeki kayıplar çok daha fazlaydı. Kışa girerken yuvada bulunan bin civarındaki karıncanın yarısı ölmüştü. Besbelli açlıktan kırılıyordu bunlar.

Hava biraz ılışır umuduyla iki gün daha bekledi karınca beyi ve üçüncü gün yanına kırk karıncayı alarak yiyecek aramaya çıktı. Kar yağmıyordu fakat hava buz gibi soğuktu. Demek ki, iki gündür boşuna beklemişti yuvada aç bilaç. Havanın da ılışacağı mılışacağı yoktu. Gece yarısına kadar karınca beyi ve kırk karıncadan bir haber çıkmayınca karıncalar salonda ayak üstü bir toplantı yaptılar. Oldukça kısa süren toplantı sonunda şu karara varıldı: Kanatlı karınca hemen serbest bırakılacaktı.

Ertesi gün kanatlı karınca, karınca beyi ve diğer karıncaları bir ağacın kovuğunda, birbirlerine iyice sokulmuşlar, titreşip dururlarken buldu. Onları ikişer ikişer yuvaya taşıyan kanatlı karınca daha sonraki günlerde hiç gocunmayacak ve yuvaya yiyecek taşıma işine bıraktığı yerden devam edecekti.

Kış süresince kanatlı karınca salonda pek çok defa konuşma yaptı. Onlara bundan sonraki hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini ve çalışmalarını ne şekilde düzenleyebileceklerini anlattı. Sonunda karakış bitti, yaz geldi ve kanatlı karınca tümüne elveda diyerek uçup gitti.


Yazan: Serdar Yıldırım
Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-12-2010, 06:17 PM   #3
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

AHTAPOT



Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, kesinlikle geriye dönüş söz konusu olamazdı.

Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, kesinlikle korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir iddea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…

Yazan: Serdar Yıldırım




Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-12-2010, 06:23 PM   #4
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler


CESUR GENÇ İLE İYİLİK PRENSİ

Üç yanı
aşılmaz karlı dağlarla çevrelenmiş, geniş ve verimli topraklara sahip bir köyün dış dünya ile irtibatını sağlayan tek yol, azgın suları olan bir ırmak üzerindeki tahta köprüydü. Bu köyde yaşayan köylüler kasabaya gitmek için ırmağın en dar kısmına yaptıkları tahta köprüden geçmek zorundaydılar. Köylüler, arabalara yükledikleri ürünleri kasabada satarlar ve neşe içinde köye dönerlerdi. On yıl vardı ki, neşe yerini kedere bırakmıştı. Bu on yıllık sürede köyden ayrılanların hiçbiri geri dönmemişti. İlk gidenler geri gelmeyince köydekileri bir korku kaplamıştı. Durumu merak eden köylüler köprünün yakınlarına geldiklerinde karşı tarafta dolaşan silahlı adamlar görmüşler ve bunların eşkıya olduklarını hemen anlamışlardı. Eşkiyalar tarafından öldürülmek korkusu, onları dış dünyadan habersiz yaşamaya mahkum etmişti. Fakat yine de birkaç yılda bir de olsa cesur gençler ortaya çıkmış, köydekilerin engellemelerine göğüs gererek köprüden karşı tarafa geçmişlerdi. Karşıya geçmişlerdi geçmesine de, içlerinden köye geri dönen olmamıştı.


İşte şimdi bir başkası kasabaya gitmek için yola çıkmıştı. Bu cesur genç atlı arabasını korkusuzca köprüye doğru sürdü. Karşı kıyıya geçince orman içinde devam eden yol boyunca ilerlemeye başladı. Daha yüz metre gitmeden büyük bir ağacın yol üstüne devrilmiş olduğunu gördü. Cesur genç kılıcını çekip yere atlarken haykırdı:


Haayt!.. Kimseniz çıkın ortaya yüzünüzü görelim!.. Böyle yol kesip eşkiyalık yapmak da ne demek oluyormuş. Sizin gibilerin hakkından gelmesini bilirim ben. “ Bunun üzerine eşkiyalar ağaçların arkasından çıkıp cesur gencin etrafını sardılar. Eşkiyaların reisi, öne çıkarak cesur gencin karşısına dikildi:


“ Bre genç “ dedi, “ ne bağırır durursun? “

Cesur genç: “ Ohoo!.. Demek bunların başı sensin. Karşımda öyle dikilip durma. Hemen emir ver adamlarına kaldıttır şu ağacı yol üstünden “ deyince, eşkiyalar kahkahalarla gülmeye başladılar. Reis, bu duruma çok sinirlendi ve “ Susun!.. “ diye bağırdı. Eşkiyalar susunca reis şunları söyledi:


Hop hop, yavaş ol aslanım!.Burada reis benim, emirleri ben veririm. Sen istemesen de, o ağ orada kalacak. Bak aslanım, sana bir teklifim var. Biz burada yirmi kişiyiz. Bizimle baş edemezsin. Arabayı bana bedavaya sat, kılıcını elinden at, yürü git yoluna, canın nereye isterse oraya git. “


Bunun üzerine cesur genç: “ Hayır, ben teslim olmam “ dedi. “ Ölürüm daha iyi. “


Reis: “ Sözlerimi yanlış anladın aslanım!..” dedi. “ Teslim olma diye bir durum ortada yok. Hem sen teslim olmayacaksın ki, şanınla, şerefinle gitmek istediğin yere gideceksin. Farzet ki, kılıcını düşürüp kaybettin. Farzet ki, gece ormanda uyurken yorgun olduğundan atın koşumlarını çözmeyi unuttun, at da, çekti arabayı götürdü. Ertesi sabah çok aradın arabayı ama bulamadın. İşte mesele bu kadar basit.


Cesur genç bir an için durumunu gözden geçirdi. Bunlarla savaşmak akıl karı olmayacaktı. Biri tutup bir ok atsa oracıkta düşüp kalırdı. O zaman ne değişirdi? Bu eşkiyalar yine burada beklerlerdi ve köydekiler çaresizlik içinde kıvranırlardı. Eğer beni bırakırlarsa kasabaya gider yardım getirir, bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündü. Ama sağ–salim gitmesine izin verirler miydi? Bunu sormak ihtiyacını hissetti: “ Yalan söylemediğine nasıl inanayım. “


Benim yalan söylemediğime inanman bizden korkmadığını ispatlar. Senin gibi yiğit bir gence el kaldıramam. Var şimdi git yoluna. “ Reisin bu sözleri üzerine cesur genç kılıcını yere attı ve oradan uzaklaştı.


Cesur genç ertesi gün akşamüstü kasabaya vardı. Bir han odası kiralayıp, yemek yedikten sonra, uykuya daldı. Sabahleyin dinlenmiş olarak girişimlerine başladı. Üç gün boyunca çalmadık kapı, konuşmadık insan bırakmayan cesur genç, hiç kimsenin kendisini dinlemekten başka bir şey yapmadığını görünce hayretler içinde kaldı. Buraya geldiğine bin pişman bir halde gerisin geriye dönerek tahta köprünün aşağı taraflarında köyüne ulaşabilmek için, umutsuz bir arayış içine girdi. Saatler sonra bütün çabasının boşuna olduğunu gördü. Irmağın azgın sularını aşıp karşı tarafa geçmenin olanağı yoktu. Canından bezmiş bir halde ırmak kenarına oturup etrafına bakınırken, suların üstünde bir balığın bakmakta olduğunu fark etti. Laf olsun diye balığa seslendi:


“ Ey balık!:.Keşke konuşabilseydin de, seninle iki çift laf edebilseydik. Dertliyim ben, yürekten yaralıyım ben. “ Biraz sonra cesur gencin beklemediği bir şey oldu. Dert dolu, çile dolu haykırışına balık karşılık veriyordu:


“ Konuşurum tabii ki, neden konuşmayacakmışım…Bekle, şimdi yanına geliyorum. “ Balık bir kuyruk darbesiyle kıyıya ulaştı ve yakındaki bir ağacın arkasında gözden kaybolduktan bir saniye sonra, çok yakışıklı bir genç olarak ortaya çıktı. “ Merhaba, ben iyilik prensiyim “ dedikten sonra onun yanına oturdu:


“ Bak şimdi, benden çekinmene gerek yok. Cin, peri falan değilim. Söylediğim gibi ben iyilik prensiyim. Biz de tıpkı insanlar gibi doğarız, büyürüz, yaşlanırız, ölürüz. Acıkınca yemek yeriz. Okuma-yazma öğreniriz, kitap okuruz, resim yaparız. Canımız sıkılır üzülürüz, fakat üzüntülerimizi fazla önemsememeye çalışırız. Üzüntünün gelip geçici olduğuna inanırız. Ben sıkıntının, üzüntünün çaresini insanlara yardım etmekte, insanlara iyilik etmekte bulmaya çalışmış ve kendi kendime yararım dokunmuştur. Yani canımın sıkıldığı, üzüldüğüm bir durum olduğu zaman birine bir iyilik yaparım mutlu olurum. Bu mutluluğun devamlılık sağlayabilmesi hep iyilik yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Ne dersin arkadaş, söylediklerimin doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, bu yöntem denemeye değmez mi sence? “


İyilik prensinin anlattıkları cesur gencin üzerinde olumlu tesir yaptı ve şaşkınlığını tamamen yok etti. Kendisinin bir konu hakkında görüşü alınmak isteniyordu ve düşüncesini söylememesi ayıp sayılırdı:


Şimdi sen iyilik prensi olduğundan görevin gereği herkese iyilik yapmak istiyorsun ve iyilik yaptığın insanların sevinmesi, sana teşekkür etmesi, mutlu olmanı sağlıyor. Az önce cin, peri olmadığını söylemiştin. Şu an insan görünüşündesin. İnsan kılığına girmeden önce bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Sanıyorum ki, sen bir insansın fakat seni diğer insanlardan ayıran birtakım özelliklere ve farklı düşüncelere sahipsin. Arzu ettiğin bir kılığa anında girebiliyorsun. Bu bir balık olabilir, bir kuş olabilir, bir tavşan olabilir. Düşünce farklılığı seni insanlardan kesin çizgilerle ayırır. Ben, senin yöntemini denemeye değer desem bile zannetmiyorum ki, bu yöntemi öğrenip de, denemek isteyecek bir başkası çıksın. Gelelim senin bir balık olma durumuna ve ırmakta yüzme sebebine…Sen bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Bu bir rastlantı mıydı, yoksa bir nedeni var mıydı? “


“ Ben on sekiz yaşındayım ve beş yıla yakın bir süredir bu ırmakta yüzüyorum. Seviyorum yüzmeyi. Benim için değişiklik oluyor. “


“ Demek bu ırmakta yüzmek hoşuna gidiyor. Fırsat buldukça gelip burada yüzüyorsun. Peki, çevrede olup bitenlerden haberin yok mu? Irmağın öte kıyısında bir köy var. O köyde yaşayan insanlar var. O insanlar orada hapis hayatı yaşıyorlar. Eşkiyalar tahta köprüde bekliyorlar, köydekileri köprüden geçirmiyorlar. Benden önce köprüden geçenlerin ne oldukları belli değil. Ben köprüden geçtim, fakat kılıcımı, arabamı elimden aldılar. Kendi isteğimle değil, zorla…Kasabadan yardım getirir bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündüm. Hiç kimse beni dinlemekten başka bir şey yapmadı. Sanırım olanlardan hepsinin haberi var ve yardım etmekten çekiniyorlar, korkuyorlar. Bizim köyün toprakları çok verimlidir. Piyasadaki sebze-meyve fiyatları ucuzlamasın diye geniş toprak sahibi kimselerin bir oyunu ile karşı karşıya kaldık. Sen beş yıldır bu durumun farkına varamadın mı? Vardın da yardım etmek aklına gelmedi mi? Yardım etmek istediğinde seni engelleyen ne oldu? Bu sorulara açıklık getirmeni istiyorum. Lütfen iyilik prensi, buyurun söz sırası sizin. “


Yüzmek için buralara gelmeye başladığım ilk günlerde durumu hemen fark ettim. O zamanlar çocuk olduğum için, ne yapacağımı bilemedim. En iyisi her şeyi gidip babama anlatmaktı. Ben de öyle yaptım. İyilik kralı olan babam, anlattıklarımdan haberi olduğunu, sorunu en ince ayrıntılarına kadar araştırdığını, yardım etme konusunda tereddüt içine düştüğünü, yardım ettiği takdirde pek çok kişinin alınyazısının bir anda değişeceğini, meselenin kendi yetki alanı dışına taştığından duruma müdahale etmediğini ve benim de olan biteni görmemezliğe gelmem gerektiğini söyleyince, babamın sözlerinin doğru olduğunu düşünüp hiçbir şeye karışmadım. “


“ Sayın iyilik prensi, iyilik ve kötülük her insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. İnsan büyüyüp geliştikçe kalp de buna paralel olarak büyür, gelişir. Kalp büyüyüp geliştikçe kalpte bulunan iyilik ve kötülük davranışlarda, hareketlerde belirmeye başlar. Çocuklara iyilik yapmanın iyi bir şey, kötülük yapmanın kötü bir şey olduğunu mutlaka anlatmalıyız. Onlara kalbindeki iyilikleri ön plana çıkarması için yardımcı olmalıyız. Çocuk, kalbindeki kötü duygulara gem vurmayı öğrenmelidir. Bunları çocuğa öğretecek olanlar davranışlarına dikkat etmek zorundadırlar, çünkü çocuk büyüklerinin davranışlarını, sözlerini, yaptıklarını yakından takip eder. Kendine onları örnek alır.


Buradaki silahlı adamlar iyi bir eğitim görmedikleri için, iyiliği bilememişler, iyi insan olamamışlar, kötü olmuşlar, eşkiya olmuşlar. Onlar bir köy halkını üzdüklerinin, acılar içinde bıraktıklarının farkında değiller. Onlara yaptıklarının doğru olmadığını anlatalım, yaptıkları yanlışı fark ettirelim. Onlarla konuşalım. Onlara iyiliğin ne olduğunu, iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini anlatalım. Ben bir insan ne kadar kötü olursa olsun, kalbinde azıcık da olsa iyi duygular kaldığına inanırım. İşte biz azıcık kalmış olan iyi duyguları harekete geçirip canlandırmaya çalışacağız. İyi duyguların ileri doğru attığı her adım kötü duyguları bir adım gerileteceğinden öyle bir an gelecek ki, iyi duygular kötü duyguları geçecektir. İyi duyguları önde olan insan, iyi insan olmuş demektir. Sayın iyilik prensi, iyilik yapmanın büyüğü, küçüğü olmaz. İyilik iyiliktir. Gel bir iyilik de bize yap. Şu eşkiyaları yakalamama yardımcı ol. Onlara her şeyi anlattığımız takdirde inanıyorum ki, tuttukları yolun yanlış olduğunu fark edip yollarını değiştireceklerdir. Bu tarafa geçeceklerdir. “


Cesur gencin daha fazla konuşmasına iyilik prensi izin vermedi. Bir eliyle onun ağzını kapatarak gülümsedi: “ Tamam…Tamam…Anlatmak istediklerini çok iyi anladım. Ben bu konuyu böylesine derin düşünemedim. Şuna inandım ki, senden öğrenmem lazım gelen pek çok şey var. Bunları sonra konuşuruz. Bir plan dahilinde eşkiyaları yakalayalım. Onlarla sen konuş, her şeyi anlat. İyilik ne demek, bunu onlara öğret. Başarılı olacağına inancım sonsuz. “


Birkaç dakika sonra iyilik prensi bir kartal kılığına girerek eşkiyaların bulunduğu tarafa doğru uçtu. Cesur genç de yürüyerek yola çıktı. Kartal biraz sonra tahta köprünün üstünde daireler çizerek uçmaya başladı, aniden kalın bir ip oldu ve aşağıya süzüldü. Oralarda dolaşmakta olan eşkiyaları birer birer yakaladıktan sonra barınak olarak kullandıkları büyük bir mağaraya götürdü. Mağara, atlar, arabalar ve eşyalarla doluydu. Eşkiyalar bunları kasabaya gitmek isteyen köylülerden zorla almışlardı.


Cesur genç mağaraya geldiğinde eşkiyaları bir köşede kıskıvrak bağlı otururlarken görünce çok sevindi. Fakat, bu sevincini onlara belli etmedi. Eğer eşkiyalar onun sevindiğini fark ederlerse kendisine kızabilirler ve onun iyilik, doğruluk hakkında söyleyeceği sözleri, vereceği nasihatleri dinlemeyebilirlerdi. Cesur genç eşkiyalarla uzun uzun konuştu. Onlara tuttukları yolun yanlış olduğunu, eğer isterlerse yardım edebileceğini, eşkiyalık yapmadan da bu dünyada yaşanabileceğini anlattı. Hiç kimsenin bir başkasının malını zorla alamayacağını, tam on yıldır köyde yaşayanlara hayatı zindan ettiklerini, bunun haksızlık olduğunu, bu haksızlığa neden olanları efendi olarak kabul etmeyip, kendi kendilerinin efendisi olmaları gerektiğini belirtti. Bu arada daha önce köprüden geçenlerin öldürülmediği, salıverildiği ortaya çıktı.


E
şkiyalarda pişmanlık belirtileri başlaması üzerine onları yakalamış olan kalın ip gevşedi ve sonunda çözüldü. Kalın ip insan kılığına girdi ve iyilik prensi oldu. İyilik prensi kısaca kendini tanıttıktan, onlara bundan sonraki yaşamlarında başarılar diledikten sonra, cebinden deri bir kese çıkararak saçlarından birer tel koparıp keseye atmalarını istemeyi ihmal etmedi. Böylelikle nereye giderlerse gitsinler, onların izini bulabilecek ve iyi insan olup olmadıklarını kontrol edebilecekti.


Cesur genç köyünde krallar gibi kar
şılandı. Köyde o gece şenlikler yapıldı, eğlenceler düzenlendi, ziyafetler verildi. Herkes tahta köprünün ulaşıma açılmasının sevinci içindeydi. İyilik prensi ise, kimliğini belli etmeden bir kenarda oturup eğlenceleri izledi. O kadar güzeldi ki, karşılık beklemeden başkalarına yardımcı olabilmek, onlara mutluluk verebilmek. Varsın seni kimse tanımasın, adını kimse bilmesindi. Sen iyilik yaptığını biliyordun ya, bu sana yeterdi.


Yazan: Serdar Yı
ldırım

Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-12-2010, 12:00 AM   #5
Profil
CANBULAT
-Otağ Hanı-
 
CANBULAT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Mar 2008
Bulunduğu yer: Tanrı Dağları Yaylağım, Orhun Nehri Sulağım
Mesajlar: 4,111
Konular:
Uye No:76

Ettiği Teşekkür: 3200
2269 Mesajına 5780 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
CANBULAT is on a distinguished road
CANBULAT - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

Bütün hikayelerinizi okudum ve çok keyif aldım. Paylaşımınız için teşekkürler. Kaleminize sağlık...
__________________
Signatürü

ŞEREFSİZ VATAN HAİNLERİ AYAĞINIZI DENK ALIN !!!
KÜRDÜN MARKA OLDUĞU YERDE FİYATI BİZ KOYARIZ...
CANBULAT isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27-12-2010, 01:03 PM   #6
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Smile Cevap: Çağdaş Hikayeler

KIRMIZI BALIK MEGA

Büyükçe bir bahçenin ortasında küçücük bir havuz. Bu havuzda minicik bir balık. Kırmızı balık Mega. Onun hikayesi inanıyorum ki, pek çok okuru derinden etkileyecektir. Sarsılmaz bir iradesi vardı Mega’nın, taş gibi. Asla yolunu şaşırmadı. Ayrıca mangal gibi yüreği vardı, korkusuzdu. Haksızlıkları gördüğü anda resmen patlardı.

Mega bir gün yüzerken aniden irkildi. Şimşek hızıyla başını çevirdi. Kendisini seyreden kediyi görünce duraladı. Böylesine kocaman bir kediyi ilk kez görüyordu.
“ Ne o, korktun mu balıkçık? “ dedi kedi.

Bunun üzerine Mega:
“ Senden korksaydım dibe dalardım, ama ben öyle yapmadım. Demek ki, korkmamışım. “
“ Vay canına! Dilin ne kadar uzunmuş senin. Sokul da dilini koparayım. “
“ Önce sen sataştın. İlk saldırı hakkı senin. Haydi, bekliyorum, atla suya. “
“ …… “
“ Neden sustun? Dilini mi yuttun? Konuşsana! “
“ Sonra konuşuruz. Çok acıktım! Ben gidiyorum. “

Kedi havuzun az ilersindeki bir ağacın altına gitti. Koca kafasını kaldırıp yukarı baktıktan sonra ağaca tırmanmaya başladı. Hedefi kuş yuvasıydı. Mega kedinin niyetini anladı. Yuvada yavru kuşlar vardı. Daha uçamıyorlardı. Onları ancak anneleri kurtarabilirdi, ama o da görünürde yoktu. Besbelli yavrularına yiyecek bulmak için gitmişti. Belki yakında olabilirdi. Mega avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“ Anne kuş, yetiş, yavruların tehlikede. Kedi onları yiyecek. Yetiş anne kuş, yuvaya gel. Yavruların tehlikede. “

Mega’nın feryadını anne kuş duydu. Bir kurşun hızıyla uçup yuvasına çöreklenmiş yavrularını yemekte olan kediye saldırdı. Kedi boş bulundu, saldırıyı karşılayamadı ve ağaçtan aşağı düştü. Anne kuş, kedi tekrar ağaca tırmanırken, yavrularından önce birini, daha sonra diğerini havuzun kenarına indirdi. Yuvada kalan yavru cansız yatıyordu. Dördüncü yavru ise, ortada yoktu. Demek ki, kedi onu yemişti. Kedi yuvada cansız yatan yavruyu yiyip aşağı indi. Aynı anda anne kuş iki yavrusunu ayaklarıyla kucaklayıp havalandı. Fakat zorlukla uçuyordu. Bazen ağaçların dallarına çarpıyor, yavrularıyla birlikte yere düşüyordu. Kedi hep peşlerindeydi. Mega, anne kuşun iki yavrusuyla uçup gidemeyeceğini anladı:

“ Anne kuş, yavrularından birini havuza at. Ben onu kurtarırım. Sen ötekini emin bir yere götür, sonra gelip buradakini alırsın. Bırak birini, haydi havuza bırak. “
,
Anne kuşun başka çaresi kalmamıştı. Mega’nın dediğini yaptı. Biraz alçalıp yavrularından birini havuza attı ve uçup gitti. Mega yavru kuşu sırtına bindirdi. Yavru kuş kurtulmuştu. Emin ellerdeydi, Mega’nın ellerindeydi. Kedi ağır adımlarla havuzun kenarına geldi:

“ Onu hemen bana vereceksin! Sallanma çabuk ol! “
“ Öyle yağma yok. Sıkıysa gel kendin al. “
“ Yoksa bana karşı mı geliyorsun? “
“ Çarşı da gelirim, karşı da gelirim. Ben her türlü haksızlığa karşıyım, çünkü benim adım Mega. “
“ Mega, haksızlık dedin, kim yapmış haksızlığı? “
Kim yapacak, tabii ki sen. Biraz önceye kadar şu karşıdaki ağaçta bir kuş yuvası vardı. Yuvada dört yavru kuş vardı. Günahsızdılar. Cıvıldaşıyorlardı. İkisini sen yok ettin, biri burada, birini anne kuş götürdü. Anne kuşun yavrularını kurtarmak için yaptığı amansız mücadeleyi çaresizlik içinde seyrettim. Ne istedin onlardan bilmem ki? “
“ Ama ben karnımı doyurmak zorundayım. Kuş yavruları benim için sadece birer yiyecek. Senin duygusallığın hiçbir şey ifade etmiyor. Ağaca çıkıyorum ve kuş yavrularını yiyorum, mesele bu kadar basit. “
“ Peki, ben şimdi üzüntü içindeyim. Anne kuşun durumunu sorma. O, herhalde kahroluyor. Yanında götürdüğü yavrusunu bırakıp sırtımda gördüğün şu garibi kurtarma telaşesi içinde. Yavrucuğun kalbi nasıl da küt küt atıyor. Bu seni hiç etkilemiyor, yani duygusuzsun. Yavru kuşu sana versem yersin değil mi? “
“ Aman Mega, ne demek? Yavruyu çıtır çıtır yerim. Hele havuzun kenarına sokuluver. İzin ver seni de yiyeyim be Mega. “

Kedinin sözleri üzerine Mega gülümsedi. Her şey o kadar basitti ki. Açıklaması çok kolaydı. Biraz zeka gelişimi bunun için yeterliydi. Mega kendi kadar ağır olan yavru kuşu sırtında taşımaktan yorulmuştu. Geçen her dakika bir saat kadar uzun geliyordu. Hani anne kuş neredeydi? Niçin gelmiyordu? Mega yavru kuşla birlikte bir batıp, bir çıkmaya başladı. Yavru kuş su yutuyordu, boğulacaktı. Mega onun kaçıp gidebileceğini düşündü:

“ Yavru kuş, seni havuzun kenarına bırakacağım. Kanatlarını çırp, uçmaya çalış, koş, kaç, canını kurtar, olur mu? “

Yavru kuş olur anlamında başını salladı. Mega onu havuzun kenarına bıraktı. Yavru kuş fırladı, uçamıyordu ama kaçıyordu. Kedi sevinç çığlıkları atarak yavru kuşun peşine takıldı. Yavru kuş, birden durdu, geriye döndü. Kanatlarıyla yerdeki taşı alarak üstüne doğru hızla gelmekte olan kedinin kafasına tüm gücüyle savurdu. Taş, kedinin kafasına geldi. Canı yanan kedi yavru kuşun peşini bırakıp oradan uzaklaştı. Mega şaşkın bir halde bu cesur yavru kuşu alkışlarken, anne kuş gelerek yavrusunu alıp gitti.

Kedi bir hafta ortalıkta gözükmedi. Bir öğle vakti tavuklar bahçede yem yiyorlardı. Mega bahçe duvarı üstünde kediyi görünce bağırmaya başladı:

“ Kedi geldi. Çabuk kaçın tavuklar, kümese kaçın. Canını seven kaçsın. “

Biraz sonra kümese giren tavuklar kapıyı içerden sürgülediler. Kedi duvardan atlayıp havuzun kenarına geldi:

“ Sen ne biçim balıksın be? Hiç utanma yok mu sende? Niye yaygara yapıyorsun? Kedi gelmişse ne olmuş? “
“ Kes tantanayı pis kedi. Asıl utanmaz sensin. Kuş yavrularını ben mi yedim? Gözün tavuklarda ama bana iyi bak, tavukları yutturmam sana: “
“ Tavuk eti sevmem ben. Hem o kuş işi geçen seneydi. “
“ Ne geçen senesi? Daha bir hafta oldu. Arsız olduğun kadar yalancısın da. Bas git buradan. Soytarı! “

Mega oldukça ağır konuşuyordu ama kedi bunu hak etmişti. Onun gibilere başka türlü davranılamazdı. Rüzgar ekersen, fırtına biçerdin. Eğer Mega kedinin yaptıklarına göz yumsa, daha alt perdeden konuşsa, kedi Mega’yla alay ederdi.

Kedi uzunca bir sopa alarak havuzun dibindeki tıkacı çıkardı:

“ İntikam için dönmüştüm. Sonun geldi Mega. Seni kimse kurtaramaz. “

Ama Mega kendini koy vermedi. Canla başla giderden uzak durmaya çalıştı, var gücüyle ters yöne yüzmeye çabaladı. Havuzdaki su giderek azaldı. Mega’ya yardım edilemez miydi?

“ Edilir, neden edilmesin? Mega kurtarılsın. “

Dünyanın dört bir yanındaki yağmur bulutları gökyüzünde toplandı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları birbirleriyle yarış ediyordu. İlk damlalar beton zemine çarptığında havuzda su kalmamıştı. Mega can çekişmekteydi. Zaman geçtikçe su seviyesi yükseldi. Mega nefeslendi, rahatladı, gücü yerine geldi. Mega’nın kurtulduğunu görmek, kediyi çileden çıkarmaya yetmişti. Sopayla Mega’ya vurmaya başladı. Bir iki derken, ayağı kaydı kedinin ve havuza düştü. Mega kedinin üstüne atıldı. Canavar kedi, planın geri tepecek dedikten sonra sopanın ucundaki ipi kedinin boynuna dolayıp sopayı gidere iyice soktu. Suyun içinde nefessiz kalan kedi çırpına çırpına can verdi. Yaptığı kötülükler yanına kar kalmamıştı. Giderdeki sopa su kaçağını çok aza indirince yağmur yavaşladı. Yarım saat sonra bahçeye çıkan ev sahibi Kerem Bey havuzun içindeki kediyi gördü. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez bir halde ağzını açıp öylece bakakaldı.

Yazan: Serdar Yıldırım
Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27-12-2010, 01:05 PM   #7
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

YAVRU BALİNA İLE KÖPEKBALIKLARI


Annesi balina avcıları tarafından öldürülen yavru balina Atlas Okyanusu’nda yüzerken etrafını yirmi kadar köpekbalığı sardı. Başkan köpekbalığı yavru balinanın yanına gelerek: “ Seni tanıyorum ve durumunu çok iyi anlıyorum yavru balina. Ama üzülmekle eline bir şey geçmez. Anneni insanlar öldürdü. Sen bunu onların yanına bırakmamalısın. Annenin intikamını almalısın. Biz senin dostunuz. Sana öldürmeyi öğretip, insanların üstüne salacağız. Çok yakında insanlar yavru balinayı tanıyıp, ondan korkacaklar “ dedi.

“ Annemi yerler mi insanlar? “ diye sordu yavru balina.
“ Yerler yavrum. İnsanlar acımasızdır. Onlar dünyadaki tüm canlıları acımasızca öldürürler. Hoş, insanlar birbirlerine karşı da acımasızdır. Ben buralarda çok gördüm gemiler içinde savaşan insanları. Dedem insanların toprak üstünde de savaştıklarını söylerdi. Savaşı kazanan kahraman olurmuş. “
“ İnsanlar kötü yaratık desene? “
“ Hem de çok kötü yaratık. “
“ O zaman beni annesiz bırakan, bana günlerce gözyaşı döktüren insanları cezalandıracağım, ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyorum. “
“ Öğrenirsen bilirsin. Haydi, yavrucuk peşimden gel. Siz de peşimden gelin köpek kardeşlerim. Derinlikler bizi bekliyor. “


Aradan bir ay geçti. Bu sürede köpekbalıkları bildikleri öldürme yöntemlerini yavru balinaya öğrettiler. Hedef, insanların toplu halde yüzdükleri plajlar olacaktı. Plajlar, insan kanına boyanacaktı. Yavru balina, öldürürüm, parçalarım, diyordu ama onu plaja salmadan önce bir deneme yapmalıydı. Bakalım öldürebilecek miydi? Beş köpekbalığı yalnız yüzen insan aramaya başladı. Deniz fenerinin yakınında bir çocuk yüzüyordu. İlk kurban o olacaktı. Köpekbalıkları sahilden uzak kaldılar. Çocuğu ürkütmek istemiyorlardı. Yavru balina hızla çocuğa doğru yüzmeye başladı. Fenerin oralar derin demişti köpekbalıkları, çocuk demek ki, usta yüzücüydü. Yoksa onun ne işi vardı böyle derin yerde. Yavru balina kafasını suyun üstüne çıkardı, daha sonra gövdesi ve kuyruğu göründü. Çocuk, yavru balinayı hemen fark etti. Derin bir nefes alıp suya daldı. Balina yavruydu ama dört metre boyundaydı. Sahile doğru yüzmeye kalksa bunu başaramazdı, çünkü yavru balina ondan çok daha hızlıydı. Yetişmesi an meselesiydi. Bundan dolayı çocuk sahile paralel yüzüyordu. Yavru balina çocuğa yetişti, bir süre onunla yan yana yüzdü ve aniden dönerek ağzını açıp kapadı. Yavru balina köpekbalıklarının yanına döndüğünde:

“ Görevimi başardım. Çocuğun işi tamam “ dedi.
“ Çocuğu parçaladın mı? “ diye sordu, başkan köpekbalığı.
“ Hayır, parçalamadım “ dedi yavru balina.
“ Parçalamadın mı? O zaman ne yaptın? “
“ Çocuğu yuttum. “
“ Yuttun mu? “
“ Evet, yuttum…Çocuk şimdi midemde. “
“ Öyle veya böyle, çocuğu öldürmüşsün işte. Seni kutlarım yavru balina. Biz yarın uzaklara gidip bir toplantıya katılacağız. Birkaç gün yokuz. Sen şu ilerdeki plaja git, yakaladığını ister parçala, ister yut. Sıradan bütün plajları dolaş. İnsanlara acıma yok. “


Köpekbalıkları döndüğünde yavru balinayı buldular. Yavru balina yirmi insanı acımadan öldürdüğünü, insanların plajlara çıkamadığını, etrafa korku saldığını söyledi. Köpekbalıkları bu habere çok sevindiler. Ertesi gün bir köpekbalığı deniz fenerinin yakınındaki sahilde yavru balinanın yuttum dediği çocuğu gördü. Başkanı bularak durumu anlattı. Başkan, bunun üzerine çok sinirlendi. Nefretle yavru balinanın üstüne gitti:

“ Hani yutmuştun o çocuğu, bak fenerin oradaymış. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun? “ Köpekbalıklarının etrafını sardığını gören yavru balina:
Şey, yutmuştum ama hazmedemedim, kusuverdim. Çocuk midemi tekmelemişti. “
“ Sus, yalancı seni, çocuğu yutmadın, plajlara saldırmadın, bütün plajlar dolu. Hani plajlara kimse çıkamıyordu, hani etrafa korku salmıştın. Yalan, hepsi yalan. Madem öldüremiyorsun, ölürsün. Şimdi seni…”

Başkan köpekbalığı sözlerini tamamlayamadı, çünkü yavru balina:
“ Beni ne yaparsın? Sıktın artık, çekil önümden “ dedikten sonra, ona sert bir kafa vurarak denizin derinliklerine yolladı.


Yavru balinanın önü açılmıştı. Gücünün yettiği kadar hızlı yüzmeye başladı. Karşısı sahildi. Artık geriye dönüş yoktu. Peşinde sürüyle köpekbalığı vardı. Yakalarlarsa parçalarlardı. Yavru balina kendini sahile zor attı. Debelendi kumun üstünde biraz daha, biraz daha ilerledi. Gücü tükenince başını sıcacık kumun üstüne bıraktı. Çocuk yavru balinayı tanımıştı. Onun yanına geldi:

“ Ne oluyor, yavru balina? Neden sahile çıktın? “
“ Oh, sen miydin? Nasılsın çocuk? Adın neydi senin? “
“ Benim adım Mark. İyiyim de burada ne işin var? “
“ Benim adım de Sili. Geçenlerde tanışmıştık, hatırladın mı? “
“ Hatırladım. Bir süre yan yana yüzmüştük, sonra sen gitmiştin. Üstüme gelirken beni yiyeceksin sanıp korkmuştum.”
“ Kim? Ben mi seni yiyecektim? O bir şakaydı. Seni korkuttuğum için özür dilerim. Beni affet.”
“ Affettim gitti. Anlat bakalım Sili, neler oluyor? Neden denizde değil de buradasın? “

Yavru balina olanları anlattıktan sonra:
“ Ya, işte böyle Mark, köpekbalıkları peşimde, sayıları yirmiden fazla. Onlarla yalnız başıma çarpışamam. Acı gerçek ama benim için böylesi daha iyi olacak. “
“ Köpekbalıkları toplantıya gittiğinde kaçıp gitseydin uzaklara veya balinalardan yardım isteseydin? “
“ Kaçsam kısa zamanda yakalanırdım. Kurtuluşu yoktu. Okyanustaki bütün köpekbalıkları peşime düşerdi. Balinalardan yardım isteyemezdim, çünkü bu korkunç bir savaşın başlangıcı olurdu. Yüzlerce balina ve köpekbalığı birbirine girerdi. Arada belki ben de ölürdüm. Oysa şimdi sadece ben ölüyorum, hiçbir balinayı tehlikeye atmıyorum. Bir benim için başkalarının keyfini kaçıramam. Sili ölürse kıyamet kopmaz. Hayat devam eder. Dünya uzayda nokta kadar, fakat Sili dünyada nokta kadar bile değil. “

“ Annen yaşasaydı köpekbalıkları sana sokulamazdı. Bu duruma düşmezdin. “
“ Onun orası öyle de annemi insanlar öldürdü. Asıl suçlu annemi öldüren insanlar. Mark, sence insanlar annemi neden öldürdü? “
“ Kazanç uğruna. Bazıları kendileri kazansın diye can alıyorlar. Öldürürken düşünmezler ki, balinanın yavrusu ne olacak? Yavru annesiz ne yapacak? Örneğin; annesiz, babasız bir çocuk ne olur, ne yapar, nasıl yaşar? Çocukken bunu düşünen biri büyüdüğünde diğer canlıların hayatına saygı duyar, onlara zarar vermez. Tanrı şahidimdir ki, ben insan olsun, diğer canlı varlıklar olsun hiçbirine zarar vermeyeceğim. Yemin ediyorum. “
“ Seni seviyorum, Mark.”
“ Ben de seni seviyorum, Sili. “



SON



Yazan: Serdar Yıldırım

 
 
 
 
 
Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-08-2011, 02:49 PM   #8
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER





Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu:

“ Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa…Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? “
“ Ben görmedim. “
“ Ben görmedim. “
“ Ben de görmedim. “
“ Ben gördüm. “
“ Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? “
“ Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerdeki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. “
“ Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum…”





Civcivlerden biri sordu:
“Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? “
“ Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek…”
“ Neden? “
“ Çünkü kedi onu yer. “
“ Yer mi? “
“ Evet, yer. “
“ Peki, ama niçin yesin? “
“ Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. “
“ Kardeşim kurtarılamaz mı? “
“ Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. “
“ Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. “
“ Çabuk civcivlerim gidiyoruz. “
“ Nereye? “
“ Kardeşini aramaya. “

Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?

Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu. Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel…Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.

Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı:

“ Ne o, rahatın mı bozuldu? " Diye sordu civciv.





Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı:
“ Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini “ diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.
“ Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. “





Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.

Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman’dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman’la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.

Bunun üzerine kedi:
“ Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler. Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? “

“ Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. “
“ Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. “
“ Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. “

Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman’ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman’ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk:

“ Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman’dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? “

Civcivlerden biri atıldı:
“ Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? “





Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı?

Bir diğer civciv:
“ Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? “
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman’ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.

Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman’ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman’ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.

Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman’ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden… Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.

Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara’yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı okuyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman’ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.

Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman ‘la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman’da Kahraman’dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı:





“ Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İlerde yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. “





Kahraman ileri atılırken konuştu:
“ Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? “





Kedi koşuda Kahraman’dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu:
“ Onlar zevk için öldürürler. “





Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman’ın, bağırınca yer-gök inledi:
“ Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. “





Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman’dan yana döndü. Vahşi kediler hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman’ın üstüne atıldılar. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.

Kahraman’la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman’a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara’ya anlatacaklarını ve Nara’nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara’nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.





Kahraman:
“ Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. “





Kedi:
“ Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara’yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. “

Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara’nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara’ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara’ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara’nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara’nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı:
“ Bana nasıl vurursun? “





Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara’nın üstüne yürürken, konuştu:
“ Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. “





Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman’la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk…Horozlar dört taneydi. Kahraman’ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman’dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman’ı Nara’nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman’ı olay yerinden uzaklaştırdılar.

Aradan günler, aylar, yıllar geçti.
Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı.
Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti.
Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.


Yazan: Serdar Yıldırım


Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-08-2011, 02:51 PM   #9
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler




ENGEREK YILANI



Şu insanoğlu başımdan gitse de biraz soluk alsam. Sabah erkenden geldi, bir türlü gitmek bilmedi. Ne anlar bilmem ki, öyle dikkatli dikkatli yüzüme bakmaktan? Sert baktım olmadı, yumuşak baktım olmadı. Kafamı çevirdim öte yana o da geçiyor o yana yine göz göze geliyoruz. Bugün bir şey de yemedi, tabi ki ben de açım. Yemek aklına gelse de bana da yiyecek bir şeyler verse. Aç yılanı uyku tutmaz, iyisi mi uyuyamıyorum işte. Ah, ne günlerdi o günler! Ormanda sabahın ilk saatlerinde ya da günün son saatlerinde avlanır, güneş çıkınca gizlendiğim yere dönerdim. Bol av vardı ormanda. Gel de o günleri arama şimdi. Benim gibi hareketli bir yılan tıkılıp kalsın bu cam fanus içinde. Olacak şey değil ama oldu işte. Birkaç insanoğlu yakaladı beni getirip buraya kapadılar. Gözlerime baygınken mercek gibi bir şey takmışlar, gözbebeklerim yuvarlak gözüküyor. Aslında ben bir engerek yılanıyım ve zehirli bir yılanım. Zehirli yılanların gözbebekleri düşeydir. Durumu bilmeyenler beni zehirsiz yılan sanacak. Ormanda olsaydı bu durum bana büyük avantaj sağlardı ama burada hiç faydası yok. Aynayı eline aldı insanoğlu yine yüzüme tutacak. Bu bir bilim adamı olmalı ve herhalde benim üzerimde bir tür deney gerçekleştiriyor.

Gece yarısı oldu. İnsanoğlu yarım saat kadar aynayı yüzüme tuttuktan sonra yedi köfteleri yattı, uyudu. Bir köfte de bana verir mi diye boşuna bekledim. Belki yarın da aç kalırım, belki öbür gün de. Belki de, bu yılan acaba kaç gün açlığa dayanır diye bekleyecekler. İyisi mi ben bir an önce canımı dışarı atmanın yoluna bakayım. Yoksa burası bana mezar olacak.

Yorulmadım desem yalan olur. Bir saattir bilmem kaç defa dikilip kafamla tos vuruyorum, cam fanusun üstündeki kapak kısmına. Cam kırılmaz cinsten bunu biliyorum da kapak dört köşesinden menteşeli. İşte benim amacım, bu menteşelerden hiç olmazsa ikisini söküp dışarı çıkmak. Birini söktüm ama hiç kuvvet kalmadı. Biraz dinlenip kuvvetimi topladıktan sonra diğer köşedeki menteşenin altına tos vurmaya başlayacağım. Başaracağım, buradan kaçıp kurtulmayı başaracağım.

Neyse ki, sonunda bu menteşe de söküldü. Aralanan kapağın altından rahatça geçebilirim. İşte cam fanustan çıktım. Bir insan için burası karanlık ama ben gündüzmüş gibi rahatça görüyorum. Fanustan çıkınca yönümü şaşırdım. Şu üç kapının hangisi koridora açılan kapıydı acaba? Aman sende deneme-yanılma metoduyla ne büyük sorunlar çözülmüş. Dene-yanıl bu suretle deneyene o yanılmalar bile çok şey öğretir. Eğer denemezsem üç kapıdan hiçbirini açmamam gerekir, o zamanda bu salonda kalırım. Şu kapıyı açalım bakalım. Ohoo, bilim adamının odasıymış burası, yatağında uyuyor. Gidip ısırsam mı şunun ayağını acaba? Isırırım ısırmasına kolay da bir de ölür-mölür sonra bütün Afrika peşime düşer. Şimdi kapıyı sessizce kapatayım ve ikinci kapıyı açayım. Tamam, koridora açılan kapı buymuş. Çık koridora, kapıyı kapa, yürü dış kapıya. Dış kapıyı aç, etrafına bakın, kimse yoksa süzül dışarı, kapa dış kapıyı, işte orman şurası. Onlar beni çok ararlar içerde. Savulun, engerek yılan geliyor. Boyu 1.5 metre, gövdesinin genişliği 25 cm. olan bu Gabon engereğinin insan aklının sınırlarını zorlayan, akıllara durgunluk veren macerasını okumaya devam ediniz.


Günlerdir hiçbir şey yemeyen Gabon haliyle çok acıkmıştı. Dışarı çıkar çıkmaz çatallı dilini dışarı çıkardı, yani koku alma organını. Bu organ, en küçük ısı kaynaklarını bile algılayabilir ve yerini belirleyebilirdi. Bu nedenle bütün sıcakkanlı hayvanların gizlendikleri yerleri bulabilir ve onları avlayabilirdi. Bu altıncı duyu özellikle gece avlanmaları sırasında çok yararlı oluyordu. İşte şimdi geceydi ve Gabon’un çatallı dili dışarıdaydı. Ormanda zik zaklar çizerek hırsla ilerleyen Gabon bir ısı kaynağı fark etmekte gecikmedi. Çalılar arasında, toprağın altında, girişi taşlarla ustaca kapatılmış fare yuvasına dalan Gabon korkudan taş kesilmiş büyüklü-küçüklü beş fareyi birkaç dakikada midesine indirdi. Baklavaları yutmuştu ama tam doymamıştı. Daha sonra birkaç kertenkele ve bir köstebek avlayan Gabon yediklerini sindirmek için kayalıklar arasında uygun bir yer bulup dinlenmeye çekildi.


Aradan on beş gün geçti. Gabon yediklerini sindirmişti. Kayalıklar arasından çıkıp yeniden etkinlik göstermeye başladı. Gabon aniden kan kokusu algıladı. Kafasını kaldırdı, ileriye baktı. Bir sincabı düşe- kalka giderken gördü. Sincabın sırtındaki iki küçük delikten kan sızıyordu. Gabon onun zehirli bir yılan tarafından ısırıldığını anladı, ama hangi yılan? Gabon biraz sonra bir şişen engereği sincabın izini sürerken gördü. Bu şişen engerekler avını sokup birkaç dakika bekledikten sonra avın bıraktığı izi sürmeye başlardı. İz sürmeyi çatallı diliyle gerçekleştiriyordu. Kafasını şişirmesinden dolayı ona şişen engerek deniyordu. Şişen engerek daha sonra sincabı yakalayıp yutacaktı. Orman zifiri karanlıktı ama Gabon her şeyi net olarak görüyordu. Bütün hayvanlar karanlıkta çok iyi görürlerdi. İnsanlar ise, bu yetenekten yoksundular ve bundan dolayı hayvanlar geceleri avlanmak için yuvalarından çıkardı, çünkü geceleri insanlar uyurdu.


Bir kum boa yılanıyla karşılaşınca aniden durdu, Gabon. Saldırgan olmayan, aksine çok korkak olan bu yılan bakalım ne yapacaktı? Kum boa yılanı beklendiği gibi hızla geri dönüp az ilerdeki bir çukurdan toprağın altına girdi ve gözden kayboldu. Kum boa yılanları hep kumların ya da toprağın altında yaşar, yalnızca geceleri dışarı çıkardı. Daha çok kertenkelelerle beslenirdi. Boyları ender olarak 1 metreyi aşardı. Gabon daha sonra bulunduğu tepenin ağaçlı yamaçlarında şimşek gibi akan Coluber cinsi bir yılan gördü. En hızlı yılan türü olan ince, uzun kuyruklu, iri gözlü bu yılanın oraya buraya çarpmasına karşın, nasıl olup da parçalanmadığına bir kez daha şaşırdı. Giderken bazen takla atıyor, bazen de uçuyor gibi oluyordu bu yılan ve onun bu gidişini bir gören bir daha unutamazdı.

Gabon daha sonraki günlerde durumuna çözüm yolu aramaya başladı. Gözlerindeki mercekleri çıkarma olanağından yoksundu, gözbebekleri yuvarlak görünüyordu ve zehirli yılanlarla ilişki kuramıyordu. “ Acaba zehirsiz yılanlar beni aralarına kabul ederler mi? “ Gabon kafasına takılan bu sorunun cevabını bulmak için zehirsiz yılanlarla dostluk arayışı içine girdi ve bir süre sonra öyle bir olay yaşadı ki, belki de dünya kurulalı beri hiçbir yılan onun yaptığını yapmaya cesaret edemedi.

Gabon bir gün çalıların, çimenlerin arasında ilerliyordu. Aniden ilerdeki kayalıklardan çok şiddetli titreşimler algılamaya başladı. Orada neler oluyordu? Afrika’nın en yırtıcı sürüngenlerinden 2.5 metrelik bir kara mamba köşeye kıstırdığı 1 metrelik zehirsiz yılanla korkunç bir fikir tartışmasına girmişti.

Kara mamba:

“ Sana defalarca söyledim, zehirsiz yılanları bir araya toplama, bırak dağınık kalsınlar diye, ama beni dinlemedin. Soyunu sen mi kurtaracaksın? “

Duri:

“ Kes traşı pis mamba! Sen ancak kendini zehirlersin. Boy büyütmüşsün ama bedavaya. Sokul da görelim kim en büyük. “

Kara mamba:

“ Vay canına! Ama bana dayılık sökmez. Bir lokmasın benim için. “

Duri:

“ O lokma midene oturacak. Haydi, davran, kum tanesi kadarcıksın sen. “

Gabon zehirsiz yılanların şefi Duri’yi görür görmez tanıdı. Eğer onu kurtarırsam belki beni yardımcısı yapar diye düşündü. Zaten kara mambalardan oldum olası hoşlanmıyordu. Gabon akıl almaz bir işe girişti. Piton yılanları gibi gövdesinin üstünde yükselip başını yerden 50 santimetre kadar kaldırdı. Yaptığı akrabotik gösteri türüne girerdi. Diğer yandan tüm gövdesini zangır zangır titretiyordu. Duri Gabon’u bu halde görünce kenara çekildi. Şaşkınlıktan dili damağına yapışmıştı. Gözleri karardı, başı döndü ve oracıkta yığılıp kaldı. Kara mamba karşısındaki yılanın 5 santimetreye varan zehirli dişlerini hemen fark etti, ama gözbebekleri yuvarlaktı. Yaratılış hatası olabilir miydi? Ayrıca bir orman ırmağı gibi kabarmış korkusuzca üstüne geliyordu. Kara mamba onunla kapışmayı doğru bulmadı. Kocaman ağzını sonuna kadar açarak ritmik hareketlerle santim santim gerilemeye başladı. Kara mamba az sonra kayalıklar arasında bulduğu bir yarıktan içeri girip gözden kayboldu.

Gabon baygın durumdaki Duri’yi sırtladığı gibi zehirsiz yılanların yaşadığı bölgeye götürdü. Duri ayılınca olanları coşkulu bir şekilde anlattı ve bu güçlü, genç irisi yılanı yardımcısı yaptığını söyledi. Sevinç çığlıkları arasında Duri’nin önerisi kabul edildi. Sonunda Gabon amacına ulaşmış ve zehirsiz yılanlarla dost olmuştu. Günlerden bir gün, Duri önde, Gabon hemen arkasında ve daha arkada yirmi tane zehirsiz yılan ormanda ilerlerken, Duri avcıların kurduğu bir tuzağa yakalandı. Duri nasılsa kurtarılamazdı. Zehirsiz yılanlar kaçtılar. Çok ısrar etti Duri, sen kaç kurtul diye ama Gabon kaçmadı. Tek söz etmeyip sessizce bekledi. Gözbebekleri incecik bir çizgi haline gelmişti. İki saat sonra tuzağı kontrole gelen avcılar Gabon’un zehirli dişlerini görünce gerilediler. Gabon onlardan birinin üstüne atılıp yakaladı ve Duri’yi tuzaktan kurtarmasını sağladı. Gabon avcıya bir zarar vermeden bıraktı. Avcı kaçarken Gabon gülümsedi. lanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ilk kez oluyordu.

Daha sonra Duri şefliği Gabon’a bırakarak kenara çekildi. Gabon’un önü açılmıştı. Duri’ye defalarca anlatıp bir türlü kabul ettiremediği düşüncesini uygulamaya başladı. Duri’nin olmasını isteyip de, başarılması olanaksız dediği düşünceyi: Afrika’nın sadece zehirsiz yılanların yaşadığı bir kıta olması. Gabon işte bu amacını gerçekleştirmek istiyordu. Gabon dört bir yana haberciler yolladı. Pek çok zehirsiz yılan türü Gabon’un çağrısına uyarak geldi. Sayıları binleri, on binleri buldu. Fakat bir maymun Gabon’un gözlerindeki mercekleri çıkarınca Gabon rahatladı, huzursuzluğu kayboldu ve zehirsiz yılanları kaderleriyle baş başa bırakarak bölgeyi terk etti.

Engerekgillerin en güçlü zehirlisi testere pullu engerektir. Çok az zehir akıtabilmesine karşın, ısırığı çok tehlikelidir ve hemen bilinçli bir tedavi yapılmazsa, ölüme yol açar. Zehirin etkisi bir yıl sürebilir. Zehirlenme organizmada şiddetli bir enzim dengesizliği yaratır ve bu dengesizliğin giderilmesi oldukça güçtür. Gabon, Joker adındaki bir testere pullu engerekle arkadaş olunca hayatı değişti. Joker kısa sürede Gabon’un aklını çelerek onu Büyük Sahra Çölü’ne götürdü. Gabon’un çölde, testere pullu engerek neslini korumak için, 1.80 metre boyundaki dev boyutlu Sahra akreplerine karşı yaptığı amansız mücadeleyi ibretle okuyacaksınız.

Çölde hayat kumun altındadır. Kum milyonlarca küçüklü – büyüklü canlı yaratığı yabancı gözlerden gizler. Bu yaratıklar yaşayabilmek için birbirlerini yerler. Gece olunca ortalık serinler ve bazıları kumun üstüne çıkar. Amaç hep aynıdır, açlık dürtüsünü yok etmek. Açlık dürtüsü, yemek eylemi gerçekleştirilince kendiliğinden ortadan kalkar. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun bir yılan durup dururken insana saldırmaz. Eğer saldırırsa ya çok açtır ya da rahatsız edilmiştir. İster zehirli ister zehirsiz olsun yılanlar insanı görünce korkup kaçar. Akreplerde durum bambaşkadır. Akrepler hiç korkmadan insana sokulur. Çadır kurmuşsundur çadırına girer, evin vardır evine girer. Açlık dürtüsü değildir akrebi insana yaklaştıran. İnsan bedeni akrebin zehirini kolayca akıtabilmesine olanak sağlar. Akrep genellikle insanı sokar, zehirini akıtır ve kaçar. Büyük boyutlardaki çöl akrepleri hariç diğer akrepler soktuğu insandan bir ısırık bile almaz. Zehirini akıtması akrebi rahatlatır.

Joker’le Gabon, Büyük Sahra Çölü’nün kumları altındaki testere pullu engereklerin yeraltı şehrine gelince ilk iş olarak başkan Jara’nın huzuruna çıktılar. Joker Gabon’u Jara’yla tanıştırdı. Jara Gabon’u şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra Joker’e dönerek:

“ Koca Afrika Kıtası’nda bula bula bunu mu buldun? Sözde takviye kuvvet toplamaya gitmiştin. Bunun kendine faydası yok, bir de bizi akreplerden koruyacak. Tek başına ne yapabilir ki? “ deyince Joker, “ Efendim “ demek istedi, fakat Jara, “ Kes Joker, hani senin palavracı olmadığını bilmesem ikinizi de akreplere atardım. Yıkılın karşımdan “ diye bağırarak onları kovdu. Daha sonra yalnız kaldıklarında Gabon:

“ Ya arkadaş, bu ne biçim başkan? Ben dünyanın yolunu teptim buraya gelmek için, size yardıma geldim. Hakaret gördüm. Başkan beni küçümsedi, bir dövmediği kaldı. Artık burada kalamam, hemen gidiyorum. “

Joker, Gabon’un önüne geçerek:

“ Dur Gabon, sen başkanın sözlerini yanlış anladın. Başkan seni kızıştırmak için öyle konuştu. Aslında senin neler yapabileceğini çok iyi biliyor. Yoksa seni bulması için beni göndermezdi. “

Bunun üzerine Gabon:

“ Bak Joker, ben laf kalabalığını sevmem. Kısa konuşacağım. Bu başkanla birlikte olamam. Ben akrepleri sindirsem başkan beni yine azarlar. Size yardım etmek isterim ama bu başkanla olursa ben yokum. Başkan tahtından düşmeli, anlıyor musun, tahtından düşmeli. “

Joker: “ Başkanı ben de sevmiyorum. Bir pislik o. Herkesi azarlar. Beni yıllardır rezil ediyor. Başkan tahtından düştü diyelim, o zaman kim başkan olacak? “

Gabon: “ İsterseniz beni başkan yapın. Sizleri tüm gücümle savunur akrepleri perişan ederim.

Joker: “ Sen zekisin, güçlüsün, hırslısın. Başkanlık yaparsın. Zaten sana muhtacız. Başka çaremiz kalmamıştı. Sayımız azalmıştı. Soyumuz tükeniyordu. Akrepler hep bize saldırdılar. Onlarla her yaptığımız savaşta yenildik. Esir almayı sevmezler. Hemen öldürürler. Bu yeraltı şehrinde yaşayanların hiçbiri başkanı sevmez, ama beni severler, sayarlar. Ben, Gabon yeni başkanınız dersem kabul ederler. Hepsi peşinden gelir. “

Gabon: “ Joker, şimdi neyi nasıl yapalım? Sen halkını benden daha iyi tanıyorsun. Durumu ayarla. Bir plan dâhilinde başkanı devirelim. İş bu gece mi bitsin, yoksa yarına mı kalsın? “

Joker: “ Ben iş bu gece bitsin, başkan devrilsin derim. “

Gabon: “ Bravo Joker, seni yardımcım yaptım. Ben de aynı düşüncedeydim. Yarın halk olanları öğrenir. Sen onlara her şeyi anlatırsın. Belki ben bir oldubittiyle başkan olmuş oluyorum ama git dersen çeker giderim. “

Joker: “ Aman Gabon, istersen beni yardımcın yapma, yeter ki gitme. Şu akrepleri perişan edersen kölen olurum. “

Gabon: “ Joker, böyle konuşma, kölelik-mölelik falan yok. Biz seninle arkadaşız ve hep arkadaş kalacağız. İstersen kardeş olalım Joker, ne dersin? “

Joker: “ Tamam, kardeş olduk gitti be Gabon. “

Joker gece yarısı birkaç yüksek rütbeli komutanla birlikte saraya gelip başkan Jara’yı uykuda yakaladılar ve hapse attılar. Ertesi gün yeraltı şehrinde yaşayanlar Jara’nın alaşağı edilip, Gabon’un başkan olduğunu öğrendiler. Herkes, başkanlık sarayı önünde toplandı ve Gabon balkonda görününce yüzlerce yılan “ Kahrolsun Jara, yaşasın Gabon “ diye bağırdı.

Gabon üç ay gibi sürede mükemmel bir ordu kurdu. Beş yüz testere pullu engerekten oluşan bu orduyla akreplerin üstüne yürüdü. İki ordu çölde karşı karşıya geldi. Önce başkanlar ileri çıktı.

Akreplerin başkanı Dode:

“ Gabon, adından söz edildiğini çok duydum. Büyük amaçlar peşinde koşarmışsın. Hani sen yüce duygulara hizmet ederdin. Şu arkandakiler, onlar korkaktır. Pöh desem hepsi kaçar. Bak şimdi: Pöhh…İnanmayacaksın ama hepsi kaçtı. Yalnız kaldın Gabon. Herhalde tek başına, ben bin akrebe bedelim diyemezsin.

Gabon: “ Dode, çok şakacısın. Palavrayı boş ver de sen benimle teke tek bir uğraşa var mısın? ”

Dode: “ Teklifini duydum, Gabon, ama benim de sana bir teklifim var. Örneğin, ben senden korktum diyelim. Bundan dolayı seninle vuruşmam. Sen, hepimize karşı durabilir misin? “

Gabon: “ Durabilir misin ne demek? Böyle düşünmene şaştım. Benim için, birle bin hiç fark etmez. Çıkın karşıma. “

Gabon akreplerin hücumunu karşılamak için pozisyon alırken göz ucuyla arkasına baktı. Ne Joker vardı, ne testere pullu engerek. Korkaklar kaçmıştı. Şimdi can pazarındaydı. Dev boyutlu bin akrebe karşı Gabon engereği? Fakat Dode, beklenmedik bir şekilde ordusunu geri çekti. Gabon’la yalnız kalınca Dode şöyle dedi:

“ Bak Gabon, seni sevdim. Ben cesurları severim. Yalnız sen çok cesursun. İnan senin maceralarını dinleyerek büyüdüm. Dedem, babam hep seni anlatırlardı bana. Gabon gibi ol, derlerdi. Ben de Gabon gibi oldum, akreplere başkan oldum. Sana testere pullu engerekler neler anlattılar bilmem ama onlarla yıllardır bir çarpışmamız olmamıştı. Kim bilir akrepleri sana nasıl kötülediler? Aslında böyle durumlarda iki tarafı da dinlemek gerek. O öyle der bu böyle der yani ikisi de haklıdır, gel çık işin içinden. “

Dode konuşmasını bitirince Gabon rahatladı. Duruşunu değiştirdi. Hafifçe gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ikinci kez oluyordu.

Gabon’un aniden bakışları değişti. Yüz hatları gerilmişti. Dode’nin onu sokmak üzere olduğunu son anda fark etti. Dode’nin beline güçlü kuyruğuyla sert bir darbe indirdi. Dode kumlara gömüldü. Gabon oradan hızla uzaklaşmaya başladı, ama bir kum tepesinin üstüne çıkınca durdu. Karşıda sürüyle akrep vardı. Sağa baktı, sola baktı, geriye baktı. Devamlı olarak kumun altından akrep çıkıyordu. Tepenin çevresi kuşatılmıştı. Gabon kuma dalınca akrepler de kuma daldılar. Savaşın kumun altında olacağını sanıyorlardı. Gabon bir süre aşağı gidip sonra ileri gitti ve kumun üstüne çıktı. Tepenin yarısını inmişti. Görünürde akrep yoktu. Gabon çok uzaklara gidince peşinden seslenildiğini duydu. Geriye döndü. Joker geliyordu. Gabon Joker’e aldırmayıp yoluna devam etti, ama Joker biraz sonra Gabon’a yetişti:

“ Lütfen dur Gabon, beni dinle “ dedi Joker. Gabon durmadı:

“ Boşuna konuşma, seni tanımıyorum. “

“ Nasıl tanımazsın Gabon, biz seninle kardeş olmuştuk. “

“ Olmuştuk, o eskidendi, şimdi değiliz. Korkaklarla işim yok benim. “

Joker Gabon’un önüne geçti:

“ Dur bakalım! Hiç kimse bana korkak diyemez. “ Gabon durdu:

“ Korkak değil misin? Niçin kaçtın? “

“ Kaçmadım be Gabon. Olay şöyle oldu: Dode pöhh dediğinde aniden dünyam karardı. Galiba arkadan sert bir cisimle başıma vurdular. Kendime geldiğimde sarayın salonundaydım ve Jara başkanlık koltuğunda oturuyordu. Salon çok kalabalıktı. Kargaşadan yararlanıp kaçtım. Bana inanmıyorsan başımdaki şu şişliğe bak. “

Joker doğru söylüyordu, gerçekten de başında ceviz iriliğinde bir şiş vardı. Korkak olan arkadaşlarıydı, Joker ne yapsındı? Gabon ile Joker, bir süre daha konuştuktan sonra kardeşçe ayrıldılar.

Gabon iki ay hep doğuya doğru yol alarak Mısır’a geldi. sır’da en çok dikkatini çeken şey, yılan güreşleri oldu. Nereye gitse bir kalabalık görüyor ve kalabalığa karışıp güreşen yılanları seyrediyordu. Galip gelen kim olursa olsun sonucu kura belirliyordu. Kurada kimin adı çıkarsa o galipti. Örneğin, bir gün Gabon sekiz metrelik bir boa yılanının karşısına bir metrelik engerek yılanının çıktığını gördü. Gabon’a göre, boa yılanı kesin galipti. Ama güreş başlar başlamaz engerek yılanı köşesine kaçmış ve kura sonucu engerek kazanmıştı. Gabon öylesine şaşırmıştı ki, hayretten donakalmıştı. Bu çok nadir görülen olayın dışında genellikle güreşler kıran kırana geçiyor ve dostça bitiyordu. Gabon daha sonra Sina Çölü’nden geçerek Filistin’e, Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya geldi.

Gabon, Hatay Amanos Dağları’nda tanıştığı bir tilki ile birlikte, Adana üzerinden Konya Ovası’na geldiler. Tuz Gölü’nün yakınından geçerken, Gabon tilkiye sanki bilmezmiş gibi sordu:

“ Ne olmuş, buralara kar mı yağmış? “

Tilki cevap verdi:

“ Olur mu Gabon, hiç ağustos ayında kar yağar mı? “

“ Kar değilse bu beyazlık ne? “

“ Onlar kar değil, tuz. “

“ Tuz mu? Ne tuzu? “

“ Tuz işte, adına tuz deniyor. Yalayınca acı bir madde. Bence gereksiz. “

“ Gereksizse neden var? “

“ Zararı insanlara. Onlar çok önem veriyor. Yemeklerine tuz koyuyorlar, lezzetli oluyormuş. İnsanlar tuzsuz yemek yemezlermiş. Tuzlu yiyip, tuzlu yani acı konuşurlarmış. Birbirlerine kötü söz söyleyip, kalp kırarlarmış. Tuz onları sinirli yaparmış. “

“ Tuz azalsa sinir de azalacak desene. “

“ Öyle ama kim dinler? “

“ Belki dinleyen çıkar. “

“ Belki. “

Yol üstündeki Uludağ’a uğrayıp orada on beş gün kalan Gabon ile tilki, daha sonra Çanakkale’ye gittiler. Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Onlar, deniz kıyısına oturup uzun uzadıya konuştular. Pek çok konuda fikir birliğine vardılar. İçinden çıkamadıkları bazı konular da vardı. Bunlardan belki en önemlisi: Sabah oluyor, akşam oluyor; günler geçiyor, aylar geçiyor yani zaman geçiyor. Zamanın geçmesinin, akıp gitmesinin sebebi ne? Bu sorunun cevabı nedense yüzde yüz doğru olarak açıklanamıyordu. Gabon tilkinin adını bilmiyordu. Sormak aklına gelmemiş, tilki de, adım şu dememişti. Oysa bilmesi gerekliydi. Gabon sordu:

“ Ya tilki, iki aydır birlikteyiz. Bana çok yardım ettin. Sağ olasın. Seni hiç unutmayacağım. Adını demedin bana. “

Tilki, kurnaz gülümsedi:

“ Ben durumun farkındaydım ama sormanı bekledim. Sormasan söylemeyecektim. Hatıranda benim adım eksik kalacaktı. Esrarengiz durumları yani. Adım Sıma’dır. “

“ Teşekkürler Sıma. “

“ Karşıya geçerken boğulmayasın Gabon? “

“ Korkma, ben balık gibi yüzerim. “

Gabon, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçtikten sonra, Avrupa’ya çıktı. Oraya Asya diyorlar, buraya Avrupa diyorlardı ama toprak hep o kara topraktı.

Gabon’u aylar sonra nisan ayının ilk günlerinde Belgrat yakınlarında görüyoruz. O, uzun kış boyunca yılmadan, usanmadan santim santim ilerleyerek nihayet Belgrat’a ulaştı. Akdeniz’i şöyle bir dolaşmak düşüncesi, onu buralara kadar getirmişti. Gabon, Belgrat civarında bir yıl kaldı. Oralarda gezdi, dolaştı. Kendine pek çok arkadaş edindi. Bunların içinde Gabon’un hiçbir zaman unutamayacağı biri vardı ki, akıl ve mantık bakımından üstün derecelere ulaşmıştı. Bu, bir kartaldı. Kartal Roni. Avrupa kartallarının kralı Roni. Roni’ye göre: Dünya bilmeceden ibaretti. Neyin ne olduğu tam olarak bilinmiyordu. Sen söylenen ve yazılana körü körüne inanıyorsan mutlak doğru arayışı içine giremezdin. Bir bilinmezlik içinde kaybolur giderdin. Sen seni bilmezdin, seni kimse bilmezdi. Senden kimsenin haberi olmazdı, senin pek bir şeyden haberin olmazdı. Ben beni bilmek istiyorum, herkes beni bilsin istiyorum, benden herkesin haberi olsun, benim her şeyden haberim olsun diyorsan, önce söylenen ve yazılanı öğrenirsin. Bu bilgileri beyninde harmanlarsın. Özgün bilgi elde edersin. O zaman mutlak doğruyu aramana gerek kalmaz çünkü mutlak doğru gelir seni bulur.
Burada Roni’nin fikirleri felsefe yapmak şeklinde özetlenmiştir.

Roni, Avrupa’daki canlılar arasında haklı bir şöhrete sahipti. Fikirleri herkes tarafından kabul görüyordu. Fakat o bunu yeterli bulmuyor, düşüncelerini dünyaya yaymak istiyordu. Gabon’la bir gün konuşurken, bu konudan bahsetti ve Gabon Roni’ye, her gittiği yerde kendisini anlatacağına söz verdi.

Gabon, Belgrat’tan ayrıldıktan sonra, Orta Avrupa üzerinden uzun yollar kat ederek İspanya’ya geldi. Ekim ayında Avrupa’nın özellikle dağlık kesimleri karlar altındayken, İspanya’da güneşli ve sıcak bir hava hüküm sürüyordu. Gabon, yedi ay süren İspanya gezisinden sonra, Cebelitarık Boğazı’nı yüzerek geçip, Fas kıyılarından Afrika’ya çıktı. Büyük Sahra Çölü’ne uzak kalarak, Atlas Okyanusu kıyılarını takip etti ve sonunda ülkesine (Gabon’a ) vardı.


SON


Yazan: Serdar Yıldırım


Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-08-2011, 02:52 PM   #10
Profil
Mountain
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 13
Konular:
Uye No:24274

Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 15 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Mountain is on a distinguished road
Standart Cevap: Çağdaş Hikayeler

YUFKA YÜREKLİ ÖRÜMCEK

Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:

“ Hım…Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.

Bir gece yarıyavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.

Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.

Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.

Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.

Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.

Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.

Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.

Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.

To:

“ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “

Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı:

“ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “

Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?

Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:

“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “

Ta, boynunu büktü:

“ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “

“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “

“ İçerde sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “

“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi.

“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi.

Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:

“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “ dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi de geçerliğini kaybediyordu.

Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:

“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.

Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “

Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar…hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.

Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.

Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:

“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “

Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:

“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “

Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle:

“ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “

Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi:

“ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
Mountain isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Çağdaş Hikayeler

Şu an bu konuyu KIBRIS FORUM içerisinde toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

KIBRIS Forumda şu an Sistem size Çağdaş Hikayeler konusunu gösteriyor.Bu konu forum içerisinde 4112 kez görüntülenmiş. Çağdaş Hikayeler Bu konu hakkında google araması yapmak istiyorsanız Çağdaş Hikayeler tıklayınız
Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim





Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd.
Kibris 1974 yabancı dizi izle
KIBRIS , Kıbrıs Masalları Çağdaş Hikayeler