Kıbrıs1974'e Hoşgeldiniz! Sitemizi misafir olarak gezmektesiniz. ÜYE OLMAK İÇİN TIKLAYIN...

 
Bu Siteden Her Türlü Alıntı Yapmak Serbesttir. Sitenin Tüm Hakları "KIBRIS TÜRK MİLLETİNE" Aittir. www.kibris1974.com'un Varlığı Türk Varlığına Armağan Olsun... Sitemizde Reklam Alanlarını Kullanabilmek İçin Mehmetçik Vâkıfına Veya Mücahitler Ve Şehit Aileleri Derneğine Yatırmış Olduğunuz Bağış Makbuzunu kibris1974@hotmail.com Adresine İletmeniz Yeterlidir...

Radyo yayınımızı dinlemek için www.kibris1974.net Sitemize girerek dinleyebilirsiniz.

Geri git   KIBRIS1974 FORUM " Kıbrıs Türk tarihi araştırmaları, Gündem haberleri, KIBRIS da kim kimdir ne nedir, Kıbrıs videoları resimleri dokümanları indir" > Kıbrıslı Ve Türk > Levent Akıncı
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Kürt Dosyası
Cevaplar
77
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
3906
Önceki Konu
önceki Konu

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04-09-2009, 12:50 AM   #1
Profil
Levent Akıncı
Onursal Üye
 
Levent Akıncı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 145
Konular:
Uye No:3046

Ettiği Teşekkür: 1,588
147 Mesajına 1,189 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Levent Akıncı is on a distinguished road
Madalyaları
Osmani Madalyası Meclis Madalyası Liyakat Madalyası Kılıçlı Madalyası Altın Madalyası 
Toplam Madalya: 5
Exclamation Kürt Dosyası

KÜRT DOSYASI

5000 bin şehit, 300 milyar dolarımıza mal olan, hakkında sayısız açılımlar yapılan bir kardeş kavgasına bakışımız nasıl olmalı? Hiçbir zaman hissi ve şoven bir yaklaşımda bulunmadan, gerçekçi bakış açısına gereksinmemiz var olduğu kanısındayım.

Türk sorunundan Kürt sorununa

Sorun kendiliğinden doğmaz, doğuran etkenler vardır. Çok ama çok önceleri doğan bu sorunun ana kaynağının aslında Türk sorunu olduğu konusunda gözlemlerimiz vardır. Şaşırabilirsiniz, tarihimizde hiç Türk sorunu olmadığını anımsayabilirsiniz. Resmi Tarihe bakarsanız öyledir de ama önce sorgulamalı tarihten gözlenmiş bir olayı Evliya Çelebi’nin anlatımı ile aktaralım.’’Bizler öncü olarak çevreyi kolaçan ediyorduk. Biraz ötemizde seksen kadar çadırı olan bir ordu olduğunu öğrendik… Arkadan gelmekte olan Osmanlı orduya durum bildirildi… Seher vakti olmuştu. Bizim asker ilerisine gerisine bakmadan geldi… Bize aldırmadan ‘Allah Allah’ diye naralar atıp, uyumakta olan askerin arasına daldılar. Bütün çadırları yaktılar. Kimi inlerken kimi ağlarken, her birini çalılığa sıkıştırıp kılıçtan geçirdiler… Kılıç şakırtıları, naralar bir süre daha devam etti. Bir kanlı meydan oldu. Bizim asker pusuya yatmış eşkıya birliklerinin saldırısına uğrayınca şaşırdı. Pusulardan yedi sekiz yüz atlı yaralı birer aslan gibi ‘Allah Allah’! Diyerek yedi koldan atıldı. Bizden de ‘Allah Allah’’! Onlardan da ‘Allah Allah’! …İki İslam askeri birbiri ile savaşa tutuştu… Bir ara askerler kardeş kardeşe savaş ettiklerini anlayınca ne yapacaklarını şaşırdılar… Sözün kısası yedi kere biz onlara, yedi kere onlar bize saldırıp tam üç saat savaştık… Allah’ın izniyle zafer bizim oldu.’’ (Antik şark Klasikleri, Seyahatnameden Seçmeler, Sf. 98, Eşkıya İle Savaş)

Bu olayda Gebze yakınlarında savaşan iki tarafın İslam askeri oluşu dikkat çekicidir. Burada olanlar, tarihimizde çokça adı geçen Celali ayaklanmalarından birisidir ve nasıl bastırıldığı canlı şahit Evliya Çelebi tarafından anlatılmaktadır. Okuduğunuz gibi Osmanlının karşısındaki İslam askeri ‘eşkıya’ olarak adlandırılmıştır. Bakınız, Osmanlı askeri kime saldırdığını bilmiyor, anladığı vakit de yapacağı bir şey kalmıyor. Kalır mı hiç, kim bilir devşirme sadrazam ve paşalar karşıdaki düşmanı nasıl tarif ettiler! Evliya Çelebi’nin eşkıya tabir ettiği kuvvetin seksen civarında çadırı var, yedi ila sekiz yüz atlıdan bahsediliyor. Bu gösteriyor ki bu kuvvet savaşmayı bilen, karşıdaki üstün Osmanlı kuvvetine üç saat kök söktüren bir kuvvettir. Merakınızı giderelim. Ordugâh ve çadırların kurulu olması, atlıların oluşu Osmanlının Tımar sistemi ile bağıntılı. Osmanlının Tımar sistemini işletenler de Türkmenler. Açıkçası bu olay bir Celali isyanı veya eşkıya ayaklanması değil düpedüz bir Türkmen ayaklanmasıdır. Osmanlı İmparatorluğunu kuran, Fatih’in yanında İstanbul’u fetheden, kıtadan kıtaya savaşmaya giden, bu kurucu unsur Türkmenler, ne oldu da Osmanlıya isyan ettiler? Cevabını bulmak hiç de zor değil. Osmanlıdaki devşirme teba ve devşirme idareciler(sadrazam, vezir, vb.), Türkmenlerin geçim kaynağı olan Tımarlarına sahip çıkmak, ellerinden almak istediler. Bu Türkmenlerin açlığa, sefalete mahkûm olmaları demekti, sonunda açlıktan ölmektense savaşarak ölmek istediler hepsi bu. Bu konuda o kadar çok araştırma belgesi vardır ama çoğunluğu aynı yargıda birleşmektedir. Hepsine örnek kaydı ile Prof. Dr. Fuat Bozkurt’un ifadeleri şu şekilde: ‘’Celali adıyla anılan bu ayaklanmalar aynı zamanda Alevi-Türkmen ayaklanmaları olarak algılana gelmiştir. Hâlbuki ayaklanmalara sebep olan tepkilerin kaynağı; Osmanlıdaki iktisadi krizin yanında, Türkmen sipahilerin tımarlarının ellerinden alınarak, saraya yakın devşirme-kul tabakalarına verilmesi ve ahalinin ödeyemeyeceği miktardaki vergi talebi ve bunun zorla tahsil edilmeye çalışılması idi.

Bu isyanlar, ilk olarak kırsal kesimde, Alevi eğilimli Türkmen muhitinde başlamışsa da bu hareketlere tımarlı sipahiler, çiftçiler ve bir kısım Sünni şehir ahalisi de katılmıştır. İktisadi çöküntüden dolayı çoğu yerde yokluk, açlık doruk seviyesine ulaşmıştı. Kanuni devrinin son yıllarında saraya sunulan resmi bir raporda halkın açlık yüzünden ‘’ot otladığı’’ kaydedilmektedir.(Aleviliğin toplumsal boyutları, sf.66) Görüldüğü gibi olayın gerçek boyutları malum çevrelerce mezhep kavgalarına çekilmiştir. Kolay değil, durmadan fetihler yapılacak, fethettiğin yerler imar edilecek, paralı asker beslenecek, bu arada devşirme yöneticiler hazineyi talan edecek ve Osmanlı iktisadi krize düşmeyecek! Olamazdı, olamadı da. Bu arada çöküşe geçen imparatorluğun kurucu tebası (Türkmenler) hakkını aradığında karşısında devşirme kuvvetleri veya Kürt aşiretlerini bulacaktı. Osmanlı isyanı bastıracaksa tebasının her çeşidini isyanları bastırmak için kullanır. Bu normal hangi imparatorluk olursa olsun bundan başka bir yol seçemez çünkü önemli olan devletin bekasıdır. Bekanın sağlanmasına ve imparatorluktaki Türk varlığının dizginlenmesine Kürtlerin de katkıları olacaktı mutlaka. Bu katkılarından dolayı memnuniyetini belirtmek için Kanuni Sultan Süleyman Kürt Beylerine bir mektup yazacaktı. Bu mektubunTopkapı Sarayı Arşivinde E.11969 numaralı 38 Kürt beyine yazılan ferman olduğunu Nihat Çetinkaya’dan öğreniyoruz. Sorunun en can alıcı, başımıza örülen Kürtçülük belasının nerden kaynaklandığının belki de en tutarlı belgesidir. ''Kızılbaşların yenilmesinde varlıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilâverlikleri karşılığı olarak ve kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak, her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler geçmiş zamanlardan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleri ile oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir. Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık çıkmamalı, dışarıdan taarruz ve müdahale edilmemelidir. Bu emr-i celile riayet edilecek, hiç bir surette üzerinde kalem oynatılmayacak hiçbir yeri değiştirilmeyecektir. Bey ödüllüğünde eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile mülkname-i hümayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddit ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamazlarsa Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile buralara ebediyete kadar ila ebeddevran mutasarrıf olacaklardır.’’(Kızılbaş Türkler, sf.534)

Devleti kuran teba yani Türkler savaştan savaşa koşacak, Allah Allah nidaları ile zaferler kazanıp üç kıta’da Osmanlıyı âli çıkarlarına hükümran edecek ama öz kulluk payesi Kürtlerin olacaktı. Bu yetmiyormuş gibi sınırları belirtilmiş bir bölgeye ‘Eyalet’ statüsü verilecek, Osmanlının malı olan bölge babadan oğla geçen ve sadece 38 Kürt beyinin sözünün geçtiği ebedi bir feodal yapıya kavuşturulacaktı. Bundan sonra III. Murat bu bölgeye kaçan ve kendisini gizlemek için yer arayan Türkmenlerin katli için (Topkapı Saray arşivi 64,Hü, 52 numaralı arşivde kayıtlı ferman belge) Kürt beylerinden yardım isteyecekti. Bu gelişmeler ile ‘’Kürdistan Eyaleti’’ olarak anılan ve Kürt beylerinin yönetimine bırakılmış Doğu Anadolu’da kendisini gizlemek için kaçkın düşmüş Türkmenlerin daha doğrusu Türklerin, Kürtçe öğrenerek Kürtleşme süreci başlayacak, bu sıralarda başlayan Osmanlı-Kürt dayanışması da önemli sonuçlar doğuracaktı. Tamamen Kürt kontrolüne verilmiş bir bölgede Türklerin iskân bulamayacağı düşünülürse bu gün bu bölgedeki yalnızlığımızı anlamamız için bu yeterli olsa gerekir. Türklerle kurulmuş bir imparatorluğun her karış toprağı Türklerle kontrol edilemediği için bu güne kadar mevcut olan feodal yapıyı kırmak olanak dâhilinde olamamıştır. XVI. ve XVII yüzyılda Osmanlıdaki Türk sorununun çözümü Kürtlerle sağlanırsa günümüzün Üniter bir devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde de şimdi aynı özlemlerin dile gelmesine şaşırmamak gerekir. Özellikle bu istekler arasında ‘Eyalet’ söylemi varsa.

Bir Tedip Hareketinin Düşündürdükleri.

Tedip hareketinin anlamı bastırma demektir. 1900’lü yıllarda Tunceli bölgesi şekavet(şakilik, haydutluk) yatağı olduğundan buradaki şakiliğin bastırılması için görevlendirilenlerden birisi de Kurtuluş Savaşımızın ünlü Süvari Kolordusu komutanı Fahrettin Altay paşadır. O zamanlar binbaşı rütbesinde olan Fahrettin Altay, Tunceli bölgesindeki şakilerden Kamer Ağa’yı teslim aldığında aralarında şu konuşma geçer. ‘’ Paşam nereye kaçayım, sen öyle bir yeri tuttun ki karşı koymak kimin haddine, niyetimiz kötü olsaydı gelip teslim olmazdık, ama ne olur ne olmaz, sizin sorumlu olmamanız için rehin bulundurmamız lazımdır, kusura bakma, bu yoğurt ta çam sakızı çoban armağanı, gönül hoşnutluğu içinde kabul edin. Fakat biz hep haksızlığa uğruyoruz, hükümet bizi gözlemiyor, altmış seneden beri buralara yalnız siz geldiniz, bir jandarma eri bile buralara çıkmamıştır, her hüküm bizim haberimiz olmadan bizim aleyhimize verilmiştir, Bu sarp dağlar arasında geçinmek kolay mı vergiler durmadan artırılıyor.’’ (Taylan Sorgun, İmparatorluktan Cumhuriyete, sf.48) Aradan geçen iki yüz senelik fasılada değişen tek şeyin -Kamer ağa’nın dili ile- haksızlığa uğrayanların Kürtler olduğudur. Haksızlığa uğrayan Türkler artık tarih sahnesinden silinmişler yerlerini Kürtler almıştır. Görüldüğü gibi Kanuni’nin mektubu ile babadan oğla vesayet verilen Kürt Beyleri buralarda hak ve adaleti sağlamakta pek de başarılı olamamış, adaleti sağlayamamış, mektupla kendilerine tahsis edilen Eyaletlerini mamur ve mutlu edememişlerdir. Çünkü mektuptaki hükümden yine Kürt beyleri haberdar olmuş normal ve günlük yaşamını devam ettiren Kürt tebanın bu durumdan hiç haberi olmamıştır. Bu hatanın düzeltilmesi için de yine Osmanlı çareler arayacak ama İmparatorluk süratle tükenişe doğru sürüklenecekti. Tükenen İmparatorluktan yeni bir devlet çıkarmak da devşirmelere değil, bir Türk’ün liderliğinde Türklere nasip olacaktı.

Bu Duruma Nasıl gelindi.

Yapılan hataların telafisi zaman içerisinde mümkün olamayınca, başına buyruk, kendi haline yaşam süren Kürt teba, Kürt beylerinin çıkarları doğrultusunda yaşamlarını sürdürürken, kendilerinden çok bu feodal yapıya hizmet eder durumdadırlar. Fakirliğin yanında, eğitim olanaksızlıkları, iktisadi teşebbüslerin bulunmaması, dağınık yerleşme nedeniyle yolların ve haberleşmenin çok kısıtlı olduğu bu bölgede; çökmekte olan imparatorluğun savaşlar ve iç olaylarla boğuşmasından doğan ihmali de önemli sonuçlar doğuracaktır. Bölgede yaşayan halkın ihmal edilmesi, yoksullaşması, devleti yanında görememesi; bölge halkını propagandaya açık, dış güçlerin himayesine razı görünür duruma getirmiştir. Buna rağmen bölge halkının çoğunluğu devletin yanında yer almış, Ermenilere karşı verilen mücadelede ve Kurtuluş Savaşında önemli katkılar sağlamışlardır.

19. ve 20 Yüzyıl başlarında çöküşe geçen Osmanlı İmparatorluğunun terk ettiği yerlerde tamamen yabancı devlet statüsünde, Türkçeden ayrı dili konuşan ve aidiyetleri farklı devletler kurulmuştur. Gerçekleşen bu parçalanmada Batılı devletlerin rolünü göz ardı edemeyiz. Bu yıllar Osmanlının isyanlarla uğraştırılıp Avrupa’daki topraklarının koparıldığı yıllardır fakat Doğu Anadolu’da çıkan ve aşağıda listesi verilen Kürt isyanları ile aynı zamana rastlaması çok anlamlıdır. Anlaşıldığı gibi yabancı dediğimiz batılılar Anadolu’da da boş durmamış bir yerleri karıştırmışlardır.

(Osmanlı Dönemi Ayaklanmaları)
1.Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul)
2.Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 - Musul)
3.Zaza'ların isyanı (1820)
4.Yezidilerin isyanı (1830- Hakkâri)
5.Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)
6.Bedirhan isyanı (1835- Botan)
7.Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)
8.Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkâri)
9.Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin- Cizre)
10.Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan)
11.Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
12.Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)
13.Koşgari isyanı (1920- Koçgiri)


Lozan anlaşması ile Osmanlıdaki parçalanmaya son noktanın konamadığını, Ermenistan’ın Osmanlı toprağından alacağı payın geçekleştirilemediğini, gerçekleştirilmesi için ileride uygun bir zamanda bu oyuna devam edileceğini anlamak için çok ileri görüşlü olmaya gerek yoktur. Günümüzde Kürt Sorunu olarak yaşadığımız olguda bunun devamını yaşıyoruz. Çok geriye gitmeden bu oyunun, Lozan Antlaşması görüşmelerinde başladığını söyleyebiliriz. Lord Curzon, Lozan da Musul Kerkük konuları görüşülürken Türk tarafının haklı isteklerine karşın şu tehdidi savuruyordu: Kürtleri kastederek, ‘’Ben onlara bir ‘alfabe’ verdiğim gün görürsünüz.’’ İşte şimdi bu tehdidin gerçekleştiğini görüyoruz. Lord Curzon emperyalizmin sesi olduğuna göre geçen zaman içerisinde emperyalizmin değişen temsilcileri de Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emperyalist emelleri için aynı oyunu oynamaktan çekinmediklerini pervasızca açıklayacaklardır. Emperyalistler, Türkiye Cumhuriyetinin Dünya sahnesinde başrollerde olmaması, gelişmişliğinin önlenmesi, Ortadoğu’daki emperyalist emellerinin gerçekleştirilmesi için acılı günler yaşadığımızı, sorunların içerisinde çabaladığımızı görmezden geleceklerdir. Önce Kıbrıs Sorunu arkasından Ermeni sorunu ve son olarak da Kürt sorununun çıkması rastlantılarla açıklanamaz. Bunların hepsi Global bir planın parçaları görüntüsündedir. Bu planın uygulanması için emperyalistlerin yanında yer alanlar ve liderlik yapanlar isyanlarını hep dini kisve altında gerçekleştirseler de amaç bir Kürt devleti kurulmasıdır. Bu konuda araştırmacı yazar E. Hakan Göktan’ın verdiği bilgilerde müspet bulgulara rastlıyoruz. ’1926 yılından sonra Said-i Kürdi adını kullanmayıp said-i Nursi adını kullanır. Bu ad değişikliği ile ilgili Türkçü Nihal Adsız şu tespiti yapar:" Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabi devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra 180 derece çarkla Said-i Kürdi olan adını Said-i Nursi yaparak ve nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek bir din mürşidi gibi ortaya çıkmayı başarıyor.’’ (Adsız makaleler, 111, nurculuk denen sayıklama)

Emperyalistlerin Abdülhamit devrinde kullandığı Said-i Kürdi’nin adı Cumhuriyet devrinde Said-i Nursi olacaktır. Bu mollanın kim olduğu ve kimlere uşaklık yaptığını E.Hakan Göktan’ın şu satıları ile daha iyi anlayabiliriz. ‘’ Yine Said- Nursi 31 Mart vakasında başrol oynar ve Volkan gazetesinde kışkırtıcı yazılar yazar. Mütareke ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul'da Kürt ileri gelenlerinin(!) Sevr’ in uygulanması için oluşturduğu "Kürt Teali Cemiyeti" vardır. Bu cemiyetin üç no.lu kurucu üyesi olarak karşımıza çıkar Said-i Nursi(namı diğer Said-i Kürdi ve bir diğer namı Bediüzzaman) ve bu cemiyetin kurucu üyelerinin( 61 kişidirler) 1920 Koçgiri, 1925 Şeyh Said( Bu Said başka Said'dir karışmasın), 1938 Tunceli Kürt kalkışmalarında önderlikleri vardır. Ayaklanmaların tarihlerine dikkat edilecek olursa kurtuluş savaşı, Hatay ve Musul -Kerkük meselesi gibi Türk Milletinin en kritik dönemlerinde yurt içinde kalkışma yaparak arkadan vurmuşlardır.’’ Anlaşıldığı gibi İngiliz kuklasıdır. Yeni kuklalar bulmak emperyalizmin temsilcileri için hiç de zor olmayacaktır.

-Vatikan Bildirisi: Kürtler 1918’den beri bağımsızlıklarına kavuşmak için bekliyorlar. (Sırası gelmişken söyleyelim; Çin’in Sincan Uygur Türk özerk bölgesindeki son katliamı için Vatikan’ın bir bildirisi oldu mu? Uygur Türkleri kaç seneden beri bağımsızlıklarını bekliyor? Aksine buradaki kalkışmayı bile kendi çıkarları için kullanıyorlar.) Vatikan bu bildirisi ile bir milleti bölmek amacı taşıdığını açıkça duyuruyordu? Vatikan’ın bağımsızlığını bekleyen Kürtlere bağımsız hayat yaşayacakları bölgenin haritaları çizilmişti bile. (Çok değil az bir süre önce ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde bunlar gözümüzün içine sokulmadı mı?) Öyle ise Kürtlere yani bir lider gerekmekteydi ve bunu bulmak hiç de zor değildi, Molla Said’den başkaları da vardı. Bu role Abdullah Öcalan(namı diğer Apo) soyunacak ama bu vatan hainini Türkiye Cumhuriyetinin bertaraf edebileceği kimsenin aklına gelmeyecek, sonunda T.C. tarafından layık olduğu yere müebbet hapis cezasını çekmek üzere konulacaktı.
- Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Birliği dönem başkanı verdiği mülakatta Apo’nun asılmaması için ‘’Apo’yu asarsanız AB ‘ye giremezsiniz’’ diyecek, Apo’yu hapishanede ziyaret edecek, T.C. hükümetine HADEP’li belediye başkanları ile diyalog tavsiye edecekti. Bir tavşanın sırtına bağlanmış uzun bir sopanın ucuna bir de havuç iliştirin tavşan bu havucu görünce havucu almak için durmadan koşacaktır ama nafile tavşan koşar, havuçta aynı süratte koşar, bizim Avrupa Birliği’ne koştuğumuz gibi. Avrupa Birliği dönem başkanı gönlünü almak için Apo’yu hapishanede ziyaret etse de Apo, gerçekleri söylemekten çekinmeyecek ve mahkemede; ‘’Şeyh Said’in devamı idim kullanıldım’’ diyecekti. İşte, bu günlere böyle geldik.

P.K.K’nın Ortaya Çıkmasındaki Unsurlar.

Osmanlıdan Kürt beyleri imtiyaz alınca ortaya ebedi bir feodal düzen çıkar. Bu düzen Kürt derebeylerinin tabiri caiz ise aşiret reislerinin (ağalarının) düzenidir ve kendi aşiretlerine tam bir hâkimiyeti içerir. Artık ağa ne derse odur. Osmanlıya vergi vermek, askere gitmek bile onların iznine tabidir. Normal Kürt vatandaşın bu düzenden etkilenmemesi olanaksız olacağından bazı Kürt vatandaşlar da kendileri için imtiyaz aramaktan geri kalmayacak ve ortaya vergi vermeyen, kanun önünde bile ayrıcalıklı ‘Çakma Seyyid’ler’ çıkacaktı. Bu ‘Çakma Seyyidler’ konusunda Soner Yalçın’ın tespitlerini okuyalım. ‘’SEYİT olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed’in ailesi, yani "ehlibeyt"e mensubiyettir. Türkiye’deki -ki hemen hepsi Kürt- seyitler, ehlibeyte mensup mudur? Meseleyi tam kavrayabilmek için, seyit olmanın ne gibi avantajları vardı, önce ona bakmak gerekiyor... Vergi muafiyeti Seyitlik salt yüksek sosyal statü meselesi değildi. İşin ekonomik ayrıcalığı vardı; seyitler vergiden muaftılar! Sadece kendileri değil birinci-ikinci dereceden tüm akrabaları da vergi vermiyordu. Vergi vermedikleri gibi vakıflardan da belli gelir payları alıyorlardı. Seyitlerin ayrıcalıkları çoktu. Örneğin, seyitleri normal mahkemeler/kadılar yargılayamıyordu, sadece nakibü’l eşraf kurumu yargılayabiliyordu. Yani seyit olmak çok avantajlıydı. Bu durum Osmanlı’nın gerilemeye başladığı dönemde sosyal ve iktisadi ayrıcalığakavuşmak isteyen insanlara çok cazip gelmeye başladı. Seyit olmanın sağladığı ayrıcalıkların kısa sürede fark edilmesiyle Anadolu’da özellikle 16. yüzyıldan başlayarak bir "seyit enflasyonu" yaşandı! Yani, Osmanlı siyasal ve iktisadi olarak geriledikçe "çakma seyit" sayısı buna paralel olarak arttı. Seyitliğin maddi ve manevi kazançları insanları o kadar yoldan çıkardı ki alınan sıkı tedbirlere rağmen "çakmaseyitlerin" önüne geçilemedi. Rüşvetle seyit oldular!"Çakma seyit" olmak o kadar zor değildi. Bunun çeşitli yöntemleri vardı. En masumu olan iltimas/hatır için verilen hüccet belgesiydi. Gerçi bu durum öyle bir hal aldı ki; Osmanlı, Medine’de hatır için sürekli hüccet veren nakibü’l eşraf Seyit Ahmed’i 1576’da uyarmak zorunda kaldı. Bu uyarılar ne kadar işe yaradı bilinmez ama "çakma seyitler" hep bir yol buldular. Vilayet katiplerine birkaç akçe rüşvet vererek Defter-i Hakani’ye kendilerini "seyit" olarak yazdırmaları da bu yollardan biriydi. Devlette tanıdığı olmayanlar, rüşvetten korkanlar ise düzmece şecerelerin peşine düşüyorlardı. Veriyorsun parayı, alıyorsun soylu bir geçmişi! Yeter ki paran olsun; yoksul seyit öldüğünde ailesi şecereyi iyi para verene satabiliyordu. Ya parası olmayanlar ne yapıyordu? Evlere girip şecere çalıyorlardı. Bitmedi. Yoksul, bilgisiz halkı kandırmak isteyen kimi uyanıklar, belgeye, şecereye ihtiyaç duymadan seyitlik alameti olan yeşil sarığı başına sarıp köy köy dolaşıyordu. Gelsin etler, sütler, akçeler... Uzatmayalım; görüldüğü gibi Osmanlı’da seyit olmak o kadar da zor değildi! Yeter ki yakalanmasınlar. Aslında Osmanlı kimin seyit olduğuyla pek ilgili değildi ama işin içinde para vardı. "Çakma seyitler" yüzünden devletin vergi gelirleri o kadar düştü ki Osmanlı önlemlerini sıklaştırdı. Kapsamlı teftişler sayesinde "çakma seyitler" ortaya çıkarıldı. Toplanan yeşil sarıklar İstanbul’a gönderiliyordu. En çok yeşil sarık toplanan şehir ise Diyarbakır’dı.’’(Hürriyet Gazetesi, 23.11.2008) Osmanlıdaki ‘’Çakma Seyyid’’ düzeni Cumhuriyet’le birlikte kaldırılacaktır. Ama bu özlem bugün bölge halkını yeni avantajlar peşinde koşturacaktı. Bu avantajlardan biriside kaçakçılıktır. Kaçakçılıktan vergi alabilir misiniz? Şayet kaçak ürün uyuşturucu olunca bu büyük getiriden kim faydalanacaktır? Kaçağın getirisini sadece kaçak yapan mı alır sanıyorsunuz. PKK bu getiriden kurulduğundan beri faydalanmaktadır. Devlete fayda sağlamak ve vergi vermek yerine devletin içinde bulunduğu zor durumdan faydalanmak ihanet değil de nedir? Bu ihaneti gören Erdal Sarızeybek’in konuya yaklaşımı şöyle: ‘’Kaçak geçişleri genelde gece yapılır. Kaçak her ne olursa olsun gizlilik prensibi esastır. Her malın bir gümrük tarifesi vardır, bizim gümrüklerde olduğu gibi. Tarifeye göre geçen maldan gümrük alınır. Gümrük ödemeden geçerseniz ne olur? Ertesi gün olay duyulur. Önce haber gönderilir, olmazsa kendisi veya ailesinden birisi rehin alınır. Zamlı tarifeden gümrük alınınca serbest bırakılır aksi halde ibret olsun diye öldürülür.’’(İhaneti Gördüm, Sf.89) Gördüğünüz gibi tam bir mafya düzeni. Bu düzene dur diyecek devlet, yetkili organları ile önlem aldığı zaman -ki bu organ T.C. Ordusudur- bir bakarsınız şehit sayınız 5000’i buluvermiştir. İstiyorlar ki Osmanlıdaki başıbozukluk devam etsin, bölge halkı bilinçlenmesin, aşiret düzeni bozulmasın, devlet umurlarında olmasın, bölge halkının refahı için toplanacak vergiler başkalarının refahına kullanılsın. Buna hangi devlet izin verir? Kullanıldığını Apo’nun kendisi itiraf ediyor, onunla birlikte kullanılan diğer işbirlikçilerinin(feodal beylerin)istediği de bu. İstediklerini alabilmek için emperyalistlerin maşası haline gelmelerinden doğal bir şey olamayacağı en büyük gerçektir. Talabani ve Barzani’nin son zamanda nasıl zenginleştikleri malumunuzdur. Sınırlarımız dışındaki ve vatandaşımız olan Kürtlere bu gerçeği anlatabilmemiz zordur, çünkü emperyalistlerin peşine takılmışlar bir kere. Vergi vermeyen kaçakçıyı öldürtmekten çekinmeyen Apo T.C.’in ceza kanunlarında yapılan değişiklikle ölümden kurtulduğu halde kendi fermanı ile binlerce masum vatandaşımız ölümün soğuk nefesini tatmışlardır. PKK ve yandaşları (TBMM’de de var) kendisini doğuran ve besleyen ortamın devamını istemektedir, bağımsızlık göz boyamadır, hikâyedir. Bu şartlarda bölgede kurulması istenilen sözde devletin kimler tarafından idare edilip yönlendirileceği de hepimizin bilgisi dâhilindedir.

Açılımlara Doğru.

Birinci Dünya savaşında Türk ordularına karşı İngilizlerin yanında savaşan Araplar, İngilizler tarafından himaye göreceklerdir. Savaştan sonra Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve diğer Arap devletlerinin sınırları cetvel ve gönye ile çizilirken, Irak devletini oluşturacak Arap çoğunluğa karşı İngilizler minnet duygularını unutmayacak, Irak’ın Kuzeyinde yaşayan Kürtler yok sayılarak Musul ve Kerkük Irak devletinin sınırlarına dâhil edilecektir. Nedense sonradan kullanılmak üzere Irak’ın Arap çoğunluğunun idaresine sıkıştırılan Kürtlere özerk bir idare dahi düşünülmemiş, Türkiye Cumhuriyetindeki Kürtlere verilmesi düşünülen Alfabe buradaki Kürtler için kimsenin aklına gelmemiştir. Dünyanın kontrolünü elinde bulunduran İngilizler Petrolün kontrolünü Araplarla birlikte daha kolay sağlayabileceklerdir, ta ki BAAS Partisi liderliğindeki Arap milliyetçiliğinin doğuşuna kadar.

Günümüzde cereyan eden Küreselleşme hareketinin en büyük düşmanı Milli devletlerdir. Saddam da bir Arap milliyetçisidir ama karşısında emperyalizmin çıkarlarını koruyucusu olarak İngiltere’yi değil ABD’ni bulacaktır.

Türkiye’de ise Güneydoğumuzdaki en büyük açılım olan GAP projesi (Güneydoğu Anadolu Projesi); Hiçbir yabancı devlet ve bankanın kredi olanakları olmadan yalnız T.C. devletinin olanakları ile hayata geçirilecek. Bu proje ile [Linkler Sadece Kayitli Üyelerimize Görünmektedir. Üye Olmak Için Tiklayin] kapsayan bir alanda 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ile Türkiye toplam su potansiyelinin % 28’ini kontrol altına alınacak, 1,7 milyon hektar arazinin sulaması ve 7476 megavatın üzerinde bir kurulu kapasite ile yılda 27 milyar kilovat saatlik elektrik [Linkler Sadece Kayitli Üyelerimize Görünmektedir. Üye Olmak Için Tiklayin]si üretilecektir. (Kürt sorunumuzu doğuran en önemli nedenlerden birisi de aslında budur.) Türkiye PKK ile mücadeleye bu sıralarda devam etmekte, Sınır ötesi harekâtlarla darbe üstüne darbe vurmaktadır. Çünkü Saddam gerçeği görmektedir ve Türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarına izin vermektedir. Saddam bir milliyetçi olarak büyük bir hata yapar. Bu hata Kuveyt’in işgalidir. ABD aradığı fırsatı bulur ve Birinci Körfez Harekâtı ile ilk köprübaşını tutar. İşte bu harekât ile sonradan kullanılmak üzere Irak sınırları içerisinde bırakılan Kürtler tekrar hatırlanılır, artık kullanılacaklardır ve bunun alt yapısı ile onların güçlenmesi sağlanmalıdır. Plan hazırdır, birinci harekâttan sonra Kürtlerin başkaldırısı başlar ama Saddam bu hareketi çok sert biçimde bastırır. Bastırma hareketi ile birlikte binlerce Iraklı Kürt T.C. ‘in sınırlarına yığılır. Dünya İnsan Hakları Kuruluşları artık Kürt haklarının peşine takılmakta gecikmez. O sıralarda bir koyup üç alma sevdası ile ABD’nin peşine takılan merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’da damarlarında Kürt kanı aktığı! iddiası ile ABD’nin ‘Çekiç Güç’ planına ortak oluverecektir. Irak’ın Kuzeyini Saddam’ın zulmünden korumak için İngiliz ve ABD savaş uçaklarından kurulu bir güç oluşturulacak bu güç Adana/İncirlikte konuşlanacak, Türk uçakları dâhil belirlenen bölgede kuş uçurtulmayacaktır. Irak’ın devlet otoritesi bu bölgeden kalkınca Irak devleti ile yaptığımız anlaşma gereği yapmakta olduğumuz sınır ötesi harekâtlarda yapılamaz olacak ve bu başıbozuk durumda Kürtler Irak’ın kuzeyinde Türkiye için oyunlar oynamaya ABD ile dirsek temaslarını geliştirmeye başlayacaklardır. İlginç olanı ülkemizdeki bir Üs’e konuşlanan ‘Çekiç Gücün’ Türk uçaklarının bölgedeki denetimini de engelleyebilmesidir. Daha doğrusu egemenliğimizin engellenmesi ile gelişen olaylar zincirinde PKK, belirlenen bu yasak bölgedeki toparlanma, yaralarını sarma, eğitim, propaganda, silahlanma hareketlerine devam edecektir. Küllenme aşamasına gelen PKK ihaneti, bu aşamadan sonra eskisinden daha güçlü olarak katliama, ayrışmaya yönelik yıldırma harekâtlarına başlayacak, binlerce masum insanımızın ve askerimizin canını almaya devam edecektir. Yakın geçmişte ABD’nin Çekiç Güç kontrolündeki bölgede görev yapan generaller ABD’nin PKK’ya savaş malzemesi dağıttığını ve engellemelerle karşılaştıklarını söyleyeceklerdir. Kerkük’te görev yapan Özel Harekât timimizin başına neden çuval geçirildiğini bu nedenle anımsayalım. Maksat, Ortadoğu’daki ABD denetiminin sağlanmasıdır. Bu konuda o yıllarda DSP Genel Başkanı olan merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in değerlendirmesi düşüncelerimize ışık tutar. ‘’ Türkiye sınır ötesi harekâta geçtikçe 'Türkiye işgal ediyor' diyorlar. Oysa 'Çekiç Gücün" orada bulunması asıl işgal..."ABD, hala bir çaresizlik içinde mi, yoksa açığa vurulmayan bir takım istekleri mi var? ABD ve Batı emperyalizminin öncülüğünde "Kürt Sorunu”nun daha o zaman çok tehlikeli bir dönemece girdiğini ne acıdır ki ne muhalefet liderleri ne de bizi yönetenler görmediler, ya da görmek işlerine gelmedi. Oysa "Batı destekli Kürtçülük Akımı”nın bölgeye yerleştirilmek istendiği daha o zaman belli idi. ABD'nin uzun dönemi kapsayan planı ne acıdır ki bugün gerçekleşme aşamasındadır. ‘’(Cumhuriyet Gazetesi, 22 Mart 1996) Birinci Körfez Harekâtı bitmiştir. Dünyanın ve emperyalizmin yeni lideri ABD’nde düşünce kuruluşları boş durmayacak Ortadoğu için yeni projeler gerçekleştireceklerdir. Bu projeler, Ecevit’in dediği gibi ABD’n açığa vurmadığı projelerle yakından ilgilidir. Projelerin ortaya konuş zamanı ABD’ndeki İkiz Kulelerin bir terörist saldırı ile yok edilmesine rastlar. İkinci Körfez harekâtı yapılacak, bölgedeki projeler uygulanma safhasına konulacaktır. Bu projenin adı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olacak, eş başkanlığına Türkiye başbakanının seçildiği söylense de bu sonradan yalanlanacaktır. ABD düşünce kuruluşları gerçekten maksadı gizli düşünceler üretmekte mahirdirler, Osmanlı devşirmelerinin Türk’e taktığı ‘idrak-ı bidrak’ (idraksiz, anlayışsız Türkler) yakıştırmaları çerçevesinde anlamayacağımızı sanırlar. Aslında BOP’ un BEP (Büyük Enerji Projesi) olduğu bellidir ve Bülent Ecevit’in görüşü gerçekleşme aşamasına çoktan gelmiştir bile. Doğal olarak asıl amaç enerjinin kontrolü olunca daha önce belirttiğimiz GAP’ın elektrik enerjisi ile suların kontrolü de ister istemez ABD’n ve belki de bölgede etkin bazı devletlerin iştahını kabartacaktır. Bu gelişmeler devam ederken Tabutların içerisinde kaldırılan Şehit cenazelerinin kaldırılışına Türk televizyonlarında sansürler konacak, ortaya açılımlar konulu bir sürü saçılımlar sıralanacaktır. Hal bu ki değişen bir şey yoktur. Bölgeye milyarlarca dolarlık yatırım açılımları açıklanacak ama bölgenin yoksulluğunda ve acılarında değişen bir şey olmayacaktır. Çünkü yapılması gereken açılımlar siyasetçilerin düşündüğü şekilde değildir, gerçekler başkadır ve bunu yapmaya cesaretleri yoktur. ABD’n tasarımlarını önleyecek en büyük güç Türkiye’dir çünkü Türk ordusunu tutumu bellidir ve Türk insanının hafızasından ‘Şehit Cenazeleri’ ve yapılan haksızlıklar ebediyete kadar silinmeyecektir. Hedef, bu anlayışın dezenformasyonudur (çarpıtılması). ABD Basını ve düşünce kuruluşları yavaşça düşüncelerini açıklamakta gecikmeyecektir. Bilderberg cemaatinin ABD'deki üyelerinin bazılarına Neo Con denildiği ve New York Aydınlarına neler yazdırdıklarını okuyalım:

-Ulus devletin sonu gelmiştir: Bu şu anlama geliyor; Türkiye'nin de sonu gelmiştir

-Türk Ordusu dokunulmaz bir kurum değildir: Anlamı; size her yerinizden dokunurum. Ergenekon bir dokunma organıdır bu organ dokunacağı şahsın üzerindeki veya çıkardığı üniformadan etkilenmez bir bakarsınız size de sabah alaca karanlığında dokunulur. Bir PKK’lı itirafçı bulunur, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile tutuklanırsınız.
-Asıl mesele din özgürlüğüdür: Anlamı; ABD seküler yapısı itibariyle din özgürlüğünü en serbest şekilde uygular ama hepsi kontrol altındadır, sen de kontrol edebilirsin ama baskı uygulayamazsın. Uygulamayacaksın onlar (Dinciler) devletin altını oymak için her türlü serbestliğe sahip olacaklardır. ABD’de bu sayede Türk hükümeti üzerindeki denetimini dinciler vasıtasıyla yapacak, Türkiye’deki yandaşlarını her zaman dincilerin yardımı ile iktidar yapabilecektir.
- Daha fazla demokrasi için Türklerin hayatından devletin ve TSK’n etkisini azaltacak reformlara ihtiyaç vardır: Anlamı; Türkiye'deki demokrasi talan ve yalan üzerine kurulmalıdır. Devlet talanı, TSK, yalanı kontrol etmemelidir.
Bu şekilde bölgedeki etkinliğimiz kırılmaya başlatılacak, aydınlarımız mankurtlaştırılacak, halkımızın düşünceleri sersemletilip, körleştirilecek, her dikte edileni kabul edebilir hale getirilecektir. İlan edilen yeni açılımda bunun izlerini görmekteyiz. Bu açılımın içeriğinde yabancı destek olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısının hedeflendiğine dair bulgular, Amerika’nın önde gelen “think tank” kuruluşlarından Atlantik Konseyi’nin birkaç hafta önce yayımladığı “Irak Kürtleri ve Türkler Arasında Güven İnşası” raporunda yer aldı. Yeniden gündeme gelen açılım ilanı ile raporun satır aralarında ilginç ayrıntılar yer aldı. Rapor içeriğinin ABD politikası ile resmi bir bağlantısı bulunmuyor. Raporda Türkiye ve muhatap kabul edilen – kim kabul etti ise - Kürdistan Bölgesel Hükümetine yapılan yedi tavsiye şu şekilde.

“1-Irak Kürdistan’ında Türk ticaret ve yatırımlarının teşvik edilmesi için Zaho’daki Habur Kapısı’nın her iki tarafı da geliştirilmeli, transit geçiş işlemleri kolaylaştırılıp etkinleştirilmeli ve izdihamı azaltmak için ikinci bir kapı açılmalı. Ekonomik koşulların iyileştirilmesi Türkiye’deki Kürtlere de ek yarar getirecektir.

2-Türkiye ve Kürt Bölgesel Hükümeti (KBH-Kurdish Regional Government) arasında, enerji ve ulaştırma alanındaki işbirliğini güçlendirmek için Irak Hükümeti ile KBH, ulusal Hidrokarbonlar ve Gelir Paylaşımı Yasaları’nı tamamlamak üzere Irak Kürdistan’ından petrol ihracatını sağlayacak son ayarlamaları yapmalıdır. Bu gelişmeler Irak’ın gaz üretimini hızlandıracak böylece Nabucco boru hattının karlılığı artacaktır.

3-Kerkük ve anlaşmazlığa konu olan diğer bölgelerin statüleriyle ilgili barışçıl çözüm için, ilgili taraflar zorlukların üstesinden gelmeye yönelik çabalarını yoğunlaştırmalıdır. Daha uzun süreli ve gerçekleşme olasılığı yüksek konu ise toplumsal şiddettir. Kerkük’te Kürt politikacıların aşamadığı kırmızıçizgiler tanımlansa da hala, Irak’ın 2005 anayasasındaki 140ıncı maddenin belirlediği çerçevede iddiaların yarışacağı bir ortam bulunmaktadır.

4-KBH, Irak Kürdistan’ında yönetimini ve azınlıkların haklarını güçlendirmek için, politikasıyla ilgili danışmalarda bulunmalı sonra bölgesel hükümet için sorumluluğun dağıtılması ve temel haklar beyannamesini de içeren taslak anayasayı hızla kabul etmelidir. KBH azınlık haklarını korumak ve desteklemek için azınlık okullarını finanse etmeli, kamusal işlemlerde azınlık dillerinin kullanılmasını sağlamalı, azınlık yer isimleri, işaret ve tabelalarla simgelerin kullanılmasına izin vermelidir. Ek olarak bölgesel güvenlik görevlilerinin hangi etnik topluluğa hizmet ettiği belli olmalıdır.
5-KBH, Irak Kürdistan’ında üst düzey yöneticileri tutuklamak için daha etkin çaba göstererek, finansmanı engelleyerek ve Kandil’de, dağ geçitleri dahil daha sıkı kontrol noktaları oluşturarak, PKK’nın lojistik desteğini kırmalıdır. KBH temsilcilerinin Üçlü Güvenlik Komisyonu’ndaki Irak delegasyonuna daha fazla uyum sağlaması, Kürt yetkililerin istihbarat paylaşımına daha fazla bağlanmasını sağlar.

6-Türkiye’de Kürtlerin PKK’ya desteğini azaltmak için, Ankara Kürt kimliğini tanımaya yönelik olarak, örneğin, anayasada vatandaşlık temelinde geçen ‘Türklük‘ ifadesini kaldırmak gibi ek adımlar atmalıdır. PKK sorunu sadece güvenlik önlemleriyle çözümlenemez. Nihai çözüm ise Türkiye’nin demokratikleşme ve kalkınmayı sürdürmesi olduğu kadar PKK örgüt üyeleri için bazı af düzenlemelerinde yatmaktadır. İstihdam yaratan alanlarda yatırım ve sosyal hizmetler de kamu desteği bataklığını kurutmada yardımcı olacaktır.
7-Obama yönetiminin bağlantısını sağlamak için, ABD yönetimi Kuzey Irak ve Bölgesel Konulardan Sorumlu Özel Temsilci atamalıdır. Özel Temsilci ABD girişimlerinin, güvenlik, demokrasi ve kalkınma, bu sorunların gündeme getirilmesi, temsilcilikler arası sürecin verimli hale gelmesi, Bağdat ve Ankara’daki ABD büyükelçilikleri faaliyetleri için tamamlayıcılık gibi birbiriyle ilgisi olan konuların bütünleşmesine yardımcı olacaktır.”

Türkiye’ye yapılan tavsiye görünümündeki dayatmalar egemenliğimize karışmalar içeriyor. Öncelikle yapılan tavsiyelerde Irak’ın egemenliği hiçe sayıldığı gibi komşuluk ilişkilerine ve uluslar arası ilişkilere tamamen aykırı. Bu tavsiyelere uymak Irak ile Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkilerini dinamitleyen bir görüntüdedir. ABD’n Irak’tan ayrılmakta olduğu bir süreçte seyreden bu gelişmeler bir telaşın görüntüsü. NABUCCO boru hattının korunması ve enerji ihtiyacının giderilmesi gibi birincil bir telaş da gözümüze çarpıyor. Bu gelişmeler Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulduğunu gösteriyor, petrol bölgesindeki (Musul, Kerkük) hakların tamamen Kürtlere ait olması anlamına gelecek bu gelişme ile Irak gelecekte Kuzeyindeki yaşayan Kürtlerle bir hesaplaşmaya girecektir. Böyle bir durumda Türkiye, Irak ile taraf konumuna gelmemelidir. Kerkük’te Türkmenlere karşı Kürtlerin baskısı ‘toplumsal Şiddet’ olarak belirtiliyor, açıkçası kabul görüyor ama bu dolaylı anlatım, Türkiye’de Kürtlere baskı yapıldığının gizli bir ifadesi niteliği taşımaktadır. Çünkü devam eden tavsiyelerde azınlık haklarından bahsedilmekte ve Türkiye’ye de ne yapması gerektiği anlatılmaya çalışılmaktadır. Dikkati çeken ifade ‘azınlık haklarıdır’ sanki Türkiye’de de azınlık varmış ve haklarından faydalanamıyorlarmış gibi. Normal vatandaşlık hakları ile cumhurbaşkanı, kuvvet komutanı, başbakan, bakan, iş adamı, devlet memuru olabilen vatandaşlarımız nasıl azınlık olabiliyorsa! Tavsiyelerdeki asıl maksat; ‘’azınlık haklarını korumak ve desteklemek için azınlık okullarını finanse etmeli, kamusal işlemlerde azınlık dillerinin kullanılmasını sağlamalı, azınlık yer isimleri, işaret ve tabelalarla simgelerin kullanılmasına izin vermelidir. Ek olarak bölgesel güvenlik görevlilerinin hangi etnik topluluğa hizmet ettiği belli olmalıdır.’’ Cümlesinde gizlidir ki açılımın asıl maksadı budur. Hedef, ‘Dil’in Türkçenin dışında bir dile kaydırılarak, günlük yaşamın dışındaki en önemli unsurlardan ‘Eğitim’ diline kaydırılmasıdır. Böyle bir oluşumu engelleyecek tek bir engel ise; ‘’anayasada vatandaşlık temelinde geçen ‘Türklük‘ ifadesini kaldırmak gibi ek adımlar atmalıdır.’’ İfadesinde belirtilen Türklüktür. Türklüğün canına okunması olmazsa olmazdır. Türkiye’de artık Türklere yer yoktur. Tink-tank kuruluşları ne güzel düşünüyorlar biz aptalız ya! İnsan Hakları gibi insanca yaklaşımlar nedense Sudan’da ki, Filistin’deki, Karabağ’daki, Bosna’daki, Çin’in Sincan Uygur bölgesindeki İnsan hakları ihlallerinde kimsenin aklına gelmez varsa yoksa BEP bölgesindeki Kürtler vardır, diğerleri kimin umurunda. Ya kendi insanımız ne olacak, verdiğimiz bunca şehidin, yetim kalan yavrularının, sönen ocakların hakları nerede? Bu sömürgenlerin işleri bittiğinde Kürtler, Apo gibi kullanıldıklarını anlayacaklardır. Tabii iş işten geçince. Açılımlardaki diğer bir telaş ise AKP’nin artık bitme noktasına geldiği bir zamanda oluşuyor. ABD politikalarına bölgede destek veren ve bu desteğini Türkiye’deki iktidarı ile taçlandıran AKP, Kürt oylarına yönelik teslimiyetçi bir açılımın peşinde olmasın. Türklük biterse din kardeşliği vardır. Neo-Con’lar ne diyor, ‘Asıl mesele din özgürlüğüdür.’ Siyasiler durumu kavramakta gecikmeyince etkili cevaplar amacın gerçekleşemeyeceği yönünde rahatlama sağlamıştır. Bu dosyamızın içeriği ile paralel düşünceler içeren bu açıklamalar Türk milletinin sahipsiz olmadığının kanıtı olarak anlamlıdır.

Devlet Bahçeli:

‘’Bu girişimlerin maksadı, milletimizin kardeşliğini, kimliğini ve birliğini savunmak isteyen sağduyulu, inançlı vatan evlatlarına yönelik baskı ortamı oluşturmak; bir teslimiyet ve şaşkınlık dalgası yaratarak milletimizin direnişini kırmaktır.’’

''Asırlardır 'bir arada' yaşayan milletimizi parçalara ayırıp 'yan yana' yaşamayı dayatan bu yol haritasından, çok kimlikli, çok parçalı, çokluklar devleti ve toplumu çıkması mukadderdir. Bu ise iddia edildiği gibi çözüm değil çözülmedir''

Deniz Baykal:

Milli kimliği ortadan kaldırma girişiminin son olarak 1. Dünya Savaşı'ndan sonra denendiğini iddia eden Baykal, ''1. Dünya Savaşı'ndan sonra o zamanki büyük Avrupa ülkelerinin sözü geçen liderleri 'Anadolu'dan Türkleri atacağız' dediler. 'Bunlar medeniyet düşmanıdır' dediler. 'Bunlara yaşam hakkı vermek yanlıştır' dediler. Ve bu projelerini de uygulamaya koydular. Anadolu'dan Türkleri atacağız derken bunlar sadece etnik Türkleri kastediyor değildi. Burada yaşayan herkesi kastediyordu. Kürtleri de kastediyordu'' ifadelerini kullandı.

İlker Başbuğ:

Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3’üncü maddesinde ifade edildiği gibi “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa’nın 3’üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir. Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.

Özdemir Sökmen:

İzmir Barosu Başkanı Özdemir Sökmen, ülkenin birliğine, bütünlüğüne yönelik olarak, günlerdir ‘Demokratik açılım’, ‘Kürt açılımı’ adı altında büyük bir saldırının sürdüğünü öne sürdü. Bunun, [Linkler Sadece Kayitli Üyelerimize Görünmektedir. Üye Olmak Için Tiklayin]'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin fiilen uygulanması için zemin hazırlamaya yönelik olduğunu belirten Sökmen, “ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanları, proje memurları seferber olmuşlardır. Binlerce yıldır birlikte yaşadığımız ve emperyalizme karşı birlikte savaşarak Cumhuriyeti kurduğumuz büyük milletimiz, etnik parçalara bölünmek istenmektedir. Yaklaşık 30 yıldır terörle yapamadıklarını, bizzat eş başkanlar, proje memurları ve işbirlikçileri aracılığıyla yapmaya çalışıyorlar. Hatta bizzat kendileri işin başındalar, [Linkler Sadece Kayitli Üyelerimize Görünmektedir. Üye Olmak Için Tiklayin] ve Alman büyükelçilikleri, açılımla ilgili ziyaretler ve açıklamalar yapıyor” dedi.
Bizi bizden çok düşünen yabancılar kendi menfaatleri için düşünüyor olmasın?(L.A)

Neden Dil?

Kıbrıs 1974 Otağımızın bilgisine sunduğum ‘’KKTC’nin Tarih Kitaplarında Neler Oluyor’’ başlıklı yazı aslında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki Kültür emperyalizmine dikkatinizi çekmek için yazılmıştı. Günümüzde savaşlar var ama İnsan kayıpları büyük boyutta değil. Önemli olan da insanların kaybı değil devletlerin ve milletlerin kaybıdır. Devletler ve milletler artık günümüzde ‘Kültür Savaşları’ ile teslim alınıyor ve sömürge haline getiriyorlar. Yıllarca Arap kültür emperyalizminin etkisi altında kalan Türkiye şimdi Hıristiyan Kültür emperyalizminin etkisi altına sokulmaya çalışılmaktadır. Bu açıdan bakarsak Türkiye’deki en fazla etkilenme Kürt asıllı vatandaşlarımız üzerinde görülmektedir. Türkçenin de aynı etki altına girmesini istemiyorsak gereken önlemleri bizzat kendimiz almalı konuşma dilimizdeki basit argo sözcükler ile yabancı kelimeleri kullanmamalıyız. Öyle ki Avrasya Türklerinin de durumu bundan farklı değildir, böyle gittiği takdirde Türk dünyasının birleşmesi de hayaldir. Dil, Türk hayatiyetinin yegâne varlığıdır. T.C. devleti bu gerçeği bildiği için Anayasamızın değiştirilemez hükümleri arasına koymuştur. Şu değiştirilemez hükümleri değiştirmek için neler yapılmıyor ki. Haberiniz yok ise alıştırma babından geçmişte yapılan bir sempozyumu bilgilerinize sunalım: ‘’Bilkent Üniversitesi ve Alman Uluslararası Hukuki İşbirliği Vakfı’nca düzenlenen “Anayasalardaki değiştirilemez ilkeler” konulu sempozyuma katılan Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç, anayasanın değiştirilemez ilkelerini tartışmaya açacağı mesajını verdi. Anayasa Mahkemesi raportörlüğü yapan Osman Can da Türk anayasasındaki değiştirilemez ilkelerin diğer anayasalardaki değiştirilemez ilkelerden, argümanlar(tez, iddia, kanıt) açısından oldukça uzak olduğunu söyledi. (Cumhuriyet gazetesi 11.11.2008) Anayasanın değiştirilemez hükümlerini tartışmaya açacak olan da Anayasa Mahkemesi Başkanından başka birisi değil. Ne günlere kaldık.
Bir ülkeyi oluşturan bireylerin kültür farklılıkları o ülkenin zenginliğidir. Ana dillerini kendi aralarında konuşabilmelidirler ama iş eğitim diline gelince ayrışma başlar ve hiçbir devlet buna izin vermez. İzin vermez demek bir iddia değil bir gerçek, Avrupalının Türkiye ‘de ne işi var? Avrupa önce kendi göbeğinde neler oluyor ona baksın; ‘’Slovakya'da bir süre önce kabul edilen yeni dil yasası 1 Eylülde yürürlüğe girdi. Yasa çerçevesinde Slovak halkı, kamuya açık yerlerde Slovakçanın dışında başka bir dil konuşamayacak. Slovakçanın dışındaki diller sadece evlerde konuşulabilecek. Slovakya Kültür Bakanı Marek Madaric, yeni yasayla ilgili yaptığı açıklamada, ilk üç ay para cezası verilmeyeceğini, Slovakça yerine başka dil kullananların şimdilik sadece uyarılacağını söylemişti. Macaristan, Slovakya'yı yeni dil yasası nedeniyle BM İnsan Hakları Konseyine şikâyet edeceğini açıklamıştı. Konuyu Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına (AGİT) da taşıyacağını bildiren Macaristan, "zorunlu dil asimilasyonunun AB'nin değerleri ve azınlık haklarını koruyan uluslararası yasayla bağdaşmadığı" açıklamasını yapmıştı. Slovakya'nın 5,4 milyon dolayındaki nüfusunun 500 bin kadarını, çoğu ülkenin Macaristan sınırındaki güneyinde yaşayan Macarlar oluşturuyor. Devlet Başkanı İvan Gasparoviç tarafından imzalanan yasa, kamu kurum ve kuruluşlarının çoğunda sadece Slovak dilinin kullanılmasını öngörürken, Macar dilinin kullanımına kısıtlama getiriyor. (Hürriyet Gazetesi, 1 Eylül 2009)
Avrupa’nın göbeğinde olanlar AB hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceğinin ifadesidir. Slovak aidiyeti dil ile sağlandığı için bu yasaklama getiriliyor. Slovakyalılık esas tutuluyor, ABD tink-tankçıları ise Anayasamızdaki Türklük ifadesinden rahatsız oluyor. Buna ikircikli davranış demezler mi?
Ana dilde Eğitim ve Öğretim hakkı demek, bu hakkın istendiği yerde bağımsız veya özerk bir devletin varlığının kabul görmesi demektir. Türkiye’nin böyle bir lüksü olamaz. Olduğunu varsayalım; O zaman bu kadar yoğun eğitimi sağlayacak ve müspet bilimleri özümsemiş bir Kürt eğitim kadrosunun varlığı var mı? Yoksa, bunu sağlamak için kaç yıl geçeceğini ve maliyetinin kaç milyar dolarlarla sağlanacağını da bilmek gerekir. Bağımsızlık isteyenlerin müspet bir eğitim almadıklarını da söylemeden geçemeyiz. Sanki yaşadıkları sanal dünyalarında her taraf Kürt öğretim üyesi, bilim adamı, öğretmen, yazar, sosyolog, ekonomist, vs. ile kaynıyor. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Kürt vatandaşlarımız bizimle beraber kardeşçe, sosyal refah ve hukuk devletinin bireyleri olarak beraber yaşamamız için hür iradeleri ile karar verdiler. Kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyetidir, artık geriye dönüş yoktur. Sorunlarımızı kendi aramızda başkalarının baskısı olmadan, parlamentomuzda ve demokratik usullerle çözmek mecburiyeti vardır. Kendi aralarında dahi birbirlerini anlamadan konuştukları dört lehçe (Kurmanc, Zaza, Soran, Lur) varken hangi Kürtçe ile geleceklerini garanti altına alabilirler? Gelecekleri Türkiye’ye ve Türkçeye bağlıdır.


Neler Yapılmalı?

ABD’nin enerji kaynaklarının kontrolü sorunu Türkiye’ye Kürt sorunu olarak dönüşüyor. Bunu kırmak zorundayız.
1.T.C. Demokratik bir ülke ise demokrasimizdeki ülke barajının demokrasimizi eksik ve özürlü hale getirdiği siyasilerce bilinmelidir. Parlamentomuzda Kürt vatandaşlarımızın adil temsili ülke barajının %10’ dan daha aşağı çekilmesini gerektirir. Açılım, önce gerçek demokrasi ile sağlanmalıdır. Daha önce söylediğimiz gibi içeriği belli olmayan, dış güdümlü açılımların hedefi Kürt oylarına sempatik görünmekten başka bir şey değildir. Demokrasi yığın rejimi değildir, nüfusun kontrolü şarttır bunun için her ailenin üç çocuk yapması şartı nüfus planlaması ile değiştirilmelidir. Bu bölgemizde de etkin olan şeyh, şıh, tarikat ilişkilerine son verilmelidir.

2. ABD, 2. Dünya savaşında Japonya’yı kayırsız, şartsız teslime zorladıktan sonra, Japonya’nın dünya ile bütünleşmesini sağlamak için Japon feodalizmine son vermiştir. Nedense Kürt açılımında Kürt dili üzerinde duran emperyalistler ve siyasiler Kürt feodalizminin ortadan kaldırılması için hiç açılım başlatmamışlardır. Güneydoğumuzdaki düzen, çok büyük toprak alanlarına sahip Kürt aşiret reislerinin düzenidir. Bölgenin yoksul düşmesinin ana nedeni ağanın eline bakan köylü halkın işleyeceği toprağının olmamasından kaynaklanmaktadır. 1946 da başlayan Atatürk karşıtı siyasetin özünde yapılacak Toprak Reformunun engellenmesi vardır. Demokrat partinin başkanı merhum Adnan Menderes’de en büyük toprak ağalarından birisidir. Demokrat partinin o zamanki en büyük destekçileri de Güneydoğumuzdaki bu toprak ağası aşiret reisleriydi. Osmanlıdan gelen imtiyazlarına Cumhuriyet döneminde de bu şekilde devam imkânı bulmuşlardır. Günümüzde de aynı siyasi akımın temsilcisi olan AKP’yi desteklemektedirler. AKP açılımının asıl yapılacak Toprak Reformu ile ilgili olması gerekirken milli bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek amaçlar görülmektedir. TBMM’ne gelen Kürt asıllı milletvekillerinin de bu aşiret reisi toprak ağalarını seçtirdikleri düşünülürse TBMM kararlarında ‘Toprak Reformunun’ olamayacağı bir gerçektir. PKK, Kürt dili, din, açılımlar bu feodal beylerin siyaset araçlarıdır. Daima kendi çıkarlarına kullanırlar. PKK’yı besleyenler de bunlardır. Güneydoğu bölgesinden sanki bir istila hareketi gibi büyük şehirlerimize yapılan göçlerin ana nedeni bu yoksulluk zincirinin kırılamamasıdır. Siyasilerin buna gücü yeter mi? Yeter de yoksulluk basiretsiz siyasilerimizin ekmeği, Yeşil Kartı ver gelsin oylar. Türkiye’de bu tür siyaset ve siyasiler varsa ‘Toprak Reformunun’ olmadığı açılımlar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Toprak ağaları gerçeklerin öğrenilmesini ancak Kürtçe ile önleyebilirler, çünkü bu dilde öğretim kendi amaçları doğrultusunda olacak, Kürt asıllı vatandaşlarımız gerçekleri öğrenmekten yoksun kalacaklardır.

3. Gerçekleştirilemeyecek bir hiç uğruna Türk milleti arkadan vurulmuştur. Balkanlarda Yunan, Bulgar palikaryaları, Doğu Anadolu’da Ermeniler, Arap Yarım adasında ve Filistin’de Araplar, şimdi de Kürtler. Yeter artık diye bağırmak insanın içinden geçiyor’ Ne yazık, bağıramıyoruz. Kocatepe Camiinde tam sekiz şehit cenazesi önünüzden geçiyor, selam duran elleriniz titriyor, gözünüz yaşlı. Şehit bebeleri ne olduğunu anlamıyor, geride kalan eşler, analar, babalar feryat ediyor. Bu tabloyu yaşadınız mı hiç? Bu hamaset değil, çok kez yaşadığım tabloyu anlatıyorum. Diyarbakır Belediye Başkanı; ‘Taş atan çocukların ceza aldığından yüksünüyor. Bu çocukların T.C.’i hedef alan gösterilerde ne işi var? Kim çağırdı onları da ellerine taş parçaları verdi? Kimse demeden, bu çocuklar güvenlik görevlisinin üzerine taş atar mı? Yoksa Belediye Başkanı atın dediği için ceza alan bu çocuklara karşı pişmanlık mı duyuyor! O zaman söyleyeceğimiz son şey ki bu yapılması gereken, olmazsa olmaz,‘’Silahların kendiliğinden bırakılmasıdır. Maddi, manevi kaybettiklerimizin hesabı verilecektir. İsterse dağdan inmesinler, Türkiye Cumhuriyeti bu ihaneti bitirmeyi göze aldı bir kere, bu işin sonu yok. Teslim olunacak. Açılımlar ile bundan kurtuluş yoktur. Kolay değil 5000 şehit ve yetimlerimizin hakkı olan 300 Milyar dolar. PKK bu borcu ödeyecek.

Sanal Kürdistan Madalyonunun Arka Yüzü.

Böyle bir haritanın ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınlandığını söylemiştik. Varsayalım ki oldu. Kürtçe dili kullanan, bilim, endüstri, ekonomi, eğitim ve savunma alanında zayıf, geri kalmış, feodal yapısı nedeni ile halkı yoksul, üretemeyen, birbirinden farklı dört ayrı lehçe kullanması nedeniyle iç çekişmelere gebe, kültür emperyalizminin kıskacında, Türkiye ve Arap devletleri arasına sıkışmış, her an bir dış müdahaleye açık, enerji kaynaklarını başkalarının kontrol ettiği, bir devlet düşünün. Enerji kaynağı olan doğal zenginliklerini başkalarının işlettiği bir devlet bağımsız olabilir mi? Böyle bir devlet kimin işine yarayabilir? Yarar tabii, bu devletin sınırları içerisinde kalacak GAP baraj, gölet, sulama kanalları doğal zenginlik sınıfına girmez mi sanıyorsunuz. Küresel ısınmadan dolayı bu bölgede etkisini gösterecek tehlike susuzluktur. Bu tehlikeye karşı bölge ülkelerinin doğal kaynaklara yöneleceği düşünülürse; Fırat ve Dicle’nin kontrolü en az petrol yataklarının kontrolü kadar önem arz etmektedir. Güçlü Türkiye’nin egemenlik alanında kalan böyle bir zenginliği karşılıksız paylaşmak doğal olarak kolay değil ama varsaydığımız sanal Kürt devletinin sınırlarında kalırsa, bırakın karşılıksız paylaşmayı, el koymak çok kolaydır. Avrupa Birliği ülkeleri daha Türkiye’yi birliklerine almadan geçenlerde İstanbul’da ‘Su Konferansı’ tertiplediler. Ne güzel, Avrupa nerede, Güneydoğu Anadolu’nun doğal su kaynakları nerede! Bizi ne kadar çok düşünüyorlar! Acaba öylemi? Yoksa düşündükleri başka şeyler de var mı? Bir başka ülke de Su’ya çok ilgili mi? Bu sorulara cevap niteliğinde Erdal Sarızeybek’in bulgularını göz ardı edemeyiz; ‘’Açılımlara bir bakınız. Türk-Kürt etnik köken, Alevi-Sünni mezhep, ayrıştırma siyasetidir. 1982’de KİVİNUM adıyla uygulamaya konulan bu parçalama planının sahibi İsrail’dir. Irak; Kürt-Arap-Şii-Sünni etnik köken ve mezhep temelinde parçalanmıştır, ülkemizde de oynanan oyun aynıdır. Yahuda Krallığını yıkan Babil’dir, Babil bu günkü Irak’tır Babil medeniyeti yok edilmiştir. Yahuda Krallığına vuran Pers’tir, Pers bugünkü İran’dır sıra İran’a gelmiştir. Bizans’ı yıkan Osmanlı’dır. Osmanlı, bu günkü Türkiye Cumhuriyetidir. Yani biziz, şimdi sıra bize mi geliyor?’’

Bakınız: [Linkler Sadece Kayitli Üyelerimize Görünmektedir. Üye Olmak Için Tiklayin]
<*> ÜLKEMİZDE NELER OLUYOR.rar


Sıranın kimde olduğundan çok bunu anlayacak aydın ve siyasetçilerimizin kapıldıkları teslimiyetçi paranoya daha önemlidir. Değilse kaybedilecek iktidarın devamı için önümüze konulan saçılım politikalarına inanmak Nasrettin hoca’nın kazan –tencere fıkrasına inanmakla eş değerdedir. ABD tink-tank kuruluşlarını ve Bilderberg hedeflerini yönetenler Yahudi asıllıdırlar. Bu bakımdan ABD politikalarının Yahudi geleceği ile ilgili politikalar olduğu da su götürmez gerçektir. Maalesef ABD’n Ortadoğu’daki stratejik ortağı Türkiye değildir. ABD ve emperyalistler ortak kabul etmez, biz ancak onların emir eri olabiliriz. Aksini iddia edenler varsa önce bir müttefikin başına çuval geçirilip geçirilmeyeceğini düşünsünler. ABD’n bütün düşünce kuruluşlarındaki strateji ve politika üretenlerin Yahudi girişimcilerin kontrolünde olduğu düşünülürse Ortadoğu’daki ABD çıkarları İsrail çıkarları ile örtüşecektir. Bunun sonucunda da ABD’n bu bölgedeki gerçek ortağı İsrail’dir.

Değerli Kıbrıs 1974 Otağının çok kıymetli üyeleri, bu dosyamızda da sadece gerçekçi bakış açımızı yansıtmaya çalıştık. Bu konuda sizlerde de önemli, konuyu tamamlayan belge ve bilgilerin olduğunu biliyorum. Eksik bıraktığım konuların tarafınızdan tamamlanması bu Otağ mensuplarının bilgi birikimini göstermesi açısından çok önemlidir. Fakat herhangi bir yorum yapmadan bizleri izleyen menfi ve müspet düşünceli birçok üye ve hatta Kürt asıllı vatandaşlarımızın olduğu bir gerçektir. Bu mealde yapacağımız yorumlar geleceği beraber paylaşacak olan kardeşlerimizin kırgınlığına yol açmamalıdır. Bu vatan hepimizin, geleceği, refahı hep birlikte paylaşmalıyız. Kürt asıllı vatandaşlarımız şu gerçeği iyi bilmelidirler; Milli kimliği ortadan kaldırma girişiminin son olarak 1. Dünya Savaşı'ndan sonra denendiğini iddia eden Baykal, ''1. Dünya Savaşı'ndan sonra o zamanki büyük Avrupa ülkelerinin sözü geçen liderleri 'Anadolu'dan Türkleri atacağız' dediler. 'Bunlar medeniyet düşmanıdır' dediler. 'Bunlara yaşam hakkı vermek yanlıştır' dediler. Ve bu projelerini de uygulamaya koydular. Anadolu'dan Türkleri atacağız derken bunlar sadece etnik Türkleri kastediyor değildi. Burada yaşayan herkesi kastediyordu. Kürtleri de kastediyordu.’’ Bu sözü Deniz Baykal söylüyor. O söylemese ben söyleyecektim. Ermenilere vatan aranırken Anadolu’daki Kürtler o vatandan silinip yok edileceklerdi. Doğal olarak tehlike hepimizi ilgilendiriyor. Aldanmayalım. Ne Mutlu Türküm Diyene!

Şimdi, kıymetli Adminimiz Türkmen ve Genel Koordinatörümüz Kartal Gözü’nün denetiminde Otağ açılsın, tartışma bize yakışan seviyede başlasın. Bir dahaki dosyamızda 1960’lı yıllara gideceğiz bakalım o yıllarda Türkiye hangi rüzgârlarla savrulmuş. Hepinize sonsuz saygılar sunuyorum. Hoş kalın.


Levent Akıncı.



Konu Levent Akıncı tarafından (21-09-2009 Saat 03:24 PM ) değiştirilmiştir..
Levent Akıncı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Levent Akıncı Kullanıcısına bu mesajı için 23 üye teşekkür etti:
Adalet (05-09-2009), ALİOSMAN (08-09-2009), Asya6666 (04-09-2009), Atilla ÇİLİNGİR (31-10-2009), Ayla Berkin (04-09-2009), Beysam42 (06-09-2009), buvatan-1974 (06-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Depresif Hayalet (12-09-2009), gokmendinc (04-09-2009), Hüseyin LAPTALI (13-09-2009), Kartal Gözü (06-09-2009), LİMASOLLU (11-09-2009), metehan_2023 (14-12-2009), Muharrem Günay (04-09-2009), naci1972 (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), Salih Mehmet Ersoy (04-09-2009), siren (04-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (21-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 03:05 AM   #2
Profil
naci1972
Dost Üyeler
 
naci1972 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Bulunduğu yer: TÜRKİYE-ANKARA
Mesajlar: 56
Konular:
Uye No:19902

Ettiği Teşekkür: 36
47 Mesajına 165 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
naci1972 is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt Dosyası

Sayn Levent bey;
Konuya tarih yaklaşımıyla güzel bir açılımda siz yapmışsınız.Yazınız için size teşekkür ederim.Bende bugün kürt dediğimiz toplumun ülkemizdeki yeri ve bu toplumun kişilik açılımıyla ilgilibir açılım yapmak isterim. Yazım yanlış anlaşılmasın ben ırkçı bir yaklaşımla değil kürt toplumunun bugünki gerçeğiyle ilgiliyim.Kürt olan arkadaşlarda belki bana kırılabilirler fakat,önce düşünsün ve kararı sonra versin.Bu yazı bir gazetenin köşe yazarı tarafından dile getirilmiştir ve bende bu yazı içeriğini sonuna kadar destekleyenlerdenim.

Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur ? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır ?


Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir ?

Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası adetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak adeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuşturucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, herşeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman varolmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde.

Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyaloğu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde....

Avrupa'da Türkiye'yi şikayet etmek sözkonusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkağıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliğ i ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde ?

Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. ..

Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz ?

Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz.

Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı ?

Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz.

Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor... En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz.

Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı?

İstanbul'da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu?

Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte?

Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi?

Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit. Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler.

''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu
BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR!



Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları...

Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan' ' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar...

Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin.

Demokrasiden bahsedip, teröre yol açmak ? İnsan öldürüp hak talep etmek? Bu ne yaman çelişki...

Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.

Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak.

Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller başı çekmekte? Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk ve gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden?


Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervasızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?

Güzel bir atasözü vardır. ''GÖZÜNDEKİ ÇÖPÜ GÖRMEZ, ELALEME ŞAŞI DER!''


Bu özlü söz ülkemizin içine düşürülmeye çalışıldığı ''Kürt fesadını'' ne de güzel anlatıyor değil mi?

TEŞEKKÜRLER.
__________________
Signatürü

deneme

naci1972 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
naci1972 Kullanıcısına bu mesajı için 18 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), Ayla Berkin (04-09-2009), Beysam42 (06-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Denizci (04-09-2009), Depresif Hayalet (12-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), Muharrem Günay (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), Salih Mehmet Ersoy (04-09-2009), siren (04-09-2009), turanturku (26-10-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (21-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 03:31 AM   #3
Profil
MAVİ
Halkla İlişkiler
 
MAVİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2008
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 1,214
Konular:
Uye No:212

Ettiği Teşekkür: 2,560
953 Mesajına 2,893 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
okumak ,okumak ,okumak.
Extra:
MAVİ is on a distinguished road
Madalyaları
Kılıçlı Madalyası Altın Madalyası 
Toplam Madalya: 2
Standart Cevap: Kürt Dosyası

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde
Atatürk ve Kürtler (I)
Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!

Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.
Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun “şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız.
Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.
O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.
Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.
Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.
Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.
Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.
Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:
“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”
Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü!
Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.
İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!
Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.
Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?
Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.
Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.
İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.
Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.
Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.
Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır.
İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.
28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:
“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.
9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır:
“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”
Yunan ordusundaki Kürtler
Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.
Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.
Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:
“... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”
Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.
Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:
“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”
Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:
1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması
2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi
3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi
4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi
5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”
Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:
“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”
Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor
Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.
Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.
Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.
Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:
“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!
Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.
Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:
“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”
Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:
“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”
Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı
Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz.
12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:
-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.
Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır.
Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük.
İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.
Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:
“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.”
Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.
Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir.
Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!
Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi...
İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması
Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!
Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır.
Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:
1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.
2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. ...
4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.
Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir!
Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi.
İngilizler yetmedi bir de Perinçek...
Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:
“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.
....
“Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir...”
Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.
1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:
“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.
Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!
Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir:
“İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”
Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur!
Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi
İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir.
Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”
Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.
Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.
Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.”
Nifak vardır vahdet olsun diyoruz
Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder:
“... Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.
“Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır...
“Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.
“Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”
Sonuçta isyan bastırıldı.
İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.
Mehmet Emin Bey,
Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:
“Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz.
İhanet vardır sadakat olsun diyoruz.
İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz.
Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.
Gökçe Fırat-Atatürk ve Kürt
__________________
Signatürü

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ
MİLLETİNDİR
MAVİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
MAVİ Kullanıcısına bu mesajı için 16 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), Ayla Berkin (04-09-2009), Beysam42 (06-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Depresif Hayalet (12-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), Muharrem Günay (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), siren (04-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 03:35 AM   #4
Profil
MAVİ
Halkla İlişkiler
 
MAVİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2008
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 1,214
Konular:
Uye No:212

Ettiği Teşekkür: 2,560
953 Mesajına 2,893 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
okumak ,okumak ,okumak.
Extra:
MAVİ is on a distinguished road
Madalyaları
Kılıçlı Madalyası Altın Madalyası 
Toplam Madalya: 2
Standart Cevap: Kürt Dosyası

Yukardaki yazıyı iki yıl önce okumuştum Dosyanızı okurken aklıma geldi eklemek istedim..Ayrıca Naci arkadaşımın yazısına çokda katılmıyorum sebebi sadece ırkçı ve bölücü yazısı olmasıdır,kaynak sunulmadan kulaktan dolma bir yazı etkisi aldım sadece..Levent Akıncı Bey'e teşekkür ediyor ve kalemine sağlık diyorum
__________________
Signatürü

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ
MİLLETİNDİR
MAVİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
MAVİ Kullanıcısına bu mesajı için 11 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), Ayla Berkin (04-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010)
Alt 04-09-2009, 08:03 AM   #5
Profil
Beysam42
Dost Üyeler
 
Beysam42 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 131
Konular:
Uye No:21267

Ettiği Teşekkür: 153
129 Mesajına 956 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Beysam42 is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt Dosyası

YAVUZ SELİM VE SAFEVİLER YANLISI ANADOLU KIZILBAŞ-TÜRKMENLER
Sayın Levent bey! Doyurucu izahlı, uzun anlatımınızdan dolayı gelinen noktayı tarşihi kökenlere inerek anlatmışsınız. Kutlarım sizi. Hani var ya Cumhur başkanlılığı sancağında 16 Türk devletini simgeleyen bayraklar. Onlardan biriside "Safevi Devleti" bayrağıdır. lakin Türkiyede tarih saptırıcıları O devletin kurucusu Şah İsmail'i görmezden gelirler...

Bakın! 1071'de Malarzgirt'ten Anadoluya Türkler o toprakları Kürtlerin elinden almadı; Bizansın elinden aldı. Güneydoğu Anadolu'nun tamamını benzer biçimde şavaşarak Türkler Bizansın elinden aldı. Dahi o yörede Kürtler yok idi, olsada çok azınlıkta idiler. Diyarbakır ve çevresinde hakimiyet Şah İsmail'in dedesi olan Uzun Hasan ve yönetimindeki Akkoyunlu Devletinin elindeydi. Yavuz Selim Türkmenleri kıyımdan geçirerek, Kürtleri ödüllendirmdiğinden Başta Tunceli Zazaları öz Oguz boylarından olmalarına rağmen, kıyımdan kurtulmak ve Kürtlere tanınan imtiyazlardan yaralanmak için "Bizler Kürdüz" demişler ve Kürtleşmişlerdir.

Daha sonraları ise İran-Urumiye bölgelerinden Güneydoğuya Kürk akınlarıyla göçler gelir. Bunu Irak Kürtleri takip eder ve Öz Türmenler salt Kızılbaş oldukları için kıyıma uğrarlar, Kürtler ise kucaklanır...

Türkler, Kütlerden ne yurtları ellerinden alınmıştır ne de Kürtleri kazandıkları yada kaybettikleri bir düzenli savaşları vardır. Bu Cumhuriyeti de Türkler Kürtlerle beraber kurmamışlardır. Sadece Tuncelili Alevi Diyap Ağa ve Alevi Kürtler 1920 yıllarında Hacı Baktaş pstnişini olan Cemalettin Efendi'nin Anadolu da ki Alevi-Bektaşilere gönderdiği Mustafa Kemal'in desteklenmesine uyarlar. Sünni Kürtler ise Lawrens denen adamın İngiliz oyununa uyarlar ve sürekli Mustafa Kemal'e isyan halinde olurlar

Görün ki, Türklerin derinlerden gelen nedenlerden çıkılmaz hale nasıl geldi?

Şah İsmail'in 1487- 1524. büyük dedesi olan Şeyh Safiyüddin İshak ölümü 1334: "zamanı ile Şah İsmail dönemi arası pek ulvi olmayan bir biçimde mürit ve mülk edinen, oldukça sıradan bir Sünni sofi tarikatından, Osmanlılara duyulan aşırı soğukluk ile genelde ortodoksi Sünni İslam diye anlaşılan görüşe karşı radikal bir tavır birleştiren bir devlete geçirdikleri dönüşüm, bugün de iyi anlaşılmamış bir konudur.

Gerçekten de Osmanlıların Müslümanlığını tanımlamak için 'ortodoksi' Safeviler için 'heteredoksi' terimleri kullanmak, doğru ibadet biçimlerini dayatacak kurumların henüz gelişmediği ve halkın inançlarının kitabı İslam’dan fazla etkilenmediği bir bölgedeki dini uygulamaların çeşitliliğini ifade yetersiz kalmaktadır" Der. Coroline Finkel, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı adlı yapıtı Timaş Yayınları 2007 S.115

Şah İsmail "Kızılbaş" hareketine karşı Osmanlı Padişah'ı Beyazıt, yumuşak, hoşgörü tarzı sergilemesi oğlu Selim'i çileden çıkarıyordu. Taht mirasının varisi olarak babası Beyazıt'ı tahttan indirerek yerine tahta geçer 1512. İşte bu dönemde başlayan Türkmen-Osmanlı kavgaları kızışır: "Öyle anlaşılır ki devlete karşı ilk toplu karşı gelmeler Türk toplumunun derneşik düzeni içinde mezhep ayrıksılığı yüzünden hep eğreti yaşaya gelmiş bulunan Kızılbaş Türkmenler arasında çıkmıştır" Der. Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celali İsyanları) Yapıtı Bilgi Yayınevi 1975 S. 115

Safeviler, Akkoyunlu Devletine 1501 de son verince, Akkoyunlu Devletinde memur olarak iş gören Bitlis doğumlu, Kürt kökenli İdris-i Bitlisi 1446- 47, ölümü Yavuz'un ölümünden iki ay sonra 1520. Tebriz, Akkoyunlar’dan Safeviler’in eline geçmesiyle Tebriz'i terk ederek İstanbul'da Yavuz Sultan Selim yanında acımasız bir "Kızılbaş düşmanı" olarak görev alır...

Bitlisi'nin yazdığı "Selim Şah-Name" adlı kitabında Kürtleri över ve Kızılbaş-Alevi Türkmenlere ise kinini kusar. Yavuz'a Kızılbaş ihbarı yapar, bunda da Kürtleri iyi kullanır: "...çünkü mümin Kürt taifesi mülk, millet ve Ehli Sünnet mezhebi bakımından Kızılbaş mülhitlerin düşmanıydı ve ileri gelen hâkimlerin ve emirlerin çoğu İslam ve ehlinin sığınağı olan bu yüce dergâha gıyaben sığınmaktaydı" Demekte.

Yani, Kürtlerin Saferlere karşı gizli düşmanlıklar beslediklerini, gönüllerinde yatanı ise açığa vurmak istediklerini, bunu Ehli Sünnet mezhebine bağlı oldukları için yaptıklarını söyler Bitlisi.

İdris-i Bitlisi'nin Şah İsmail'e karşı olumsuz düşmanca tutumu oldukça ayyuka çıkar. Kızılbaş-Türkmen düşmanlığı: "...Din büyükleri ve kalabalık bir topluluk olup, büyük küçük hep söylenileni uygun bularak Şah (İsmail) ve ordusu söz, hareket ve akide bakımından helak olmuştur..." der.

Ve en can alıcı şu sözlerle sürdürür: “Bu ordunun esası Anadolu'dadır. Öncelikle bu bağlantıyı koparmak, fitnenin başını ortadan kaldırmak gerekir” der. Anadolu Kızılbaş-Türkmenlerin başının koparılmasından zevk alan hali, bölgeye kâtiplerin gönderildiğini, Şah İsmail’e bağlı olanların listelendiğini yazar şöyle: “...isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili kâtipler gönderdi... Yediden yetmişe yazılan isimler defter edilince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı 40 bini de aştı. Anadolu da Şeriat gelenekli nalların yerinde kötü otlar bittiğinden düzeni sağlamak için tam adaleti gözetip araştırarak din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şah'a (Yavuz) nasip oldu" demekte.
İdris-i Bitlisi, Selim Şah-Name. Kültür Bakanlığı Yayınları 2001.Çeviri: Hicabı Kırlangıç S. 133- 35- 36.

İdris-i Bitlisi de bitmeyen kin daha şöyle sürer: "Kahrolmuş Kızılbaş ordusu (Allah onları yardımcısız bıraksın) daha Erciş dolaylarındayken Kürt yiğitler kaza ve cihet niyetiyle dağ kaplanları gibi; dağların tepelerinden cüret adımını cihet meydanına attılar. Ve mekruh güruh (Şah İsmail yanlıları) düşman (Kızılbaşlar) canını saçarak lale gibi Kızılbaş külahını yükseltti. Osmanlı Sultan'ı öncüler göndererek Kürtlere yardım için adım atmak istiyordu. Kürtler mümin soylu olup seve seve Sultan'ın kulu olduklarından benzersiz yiğitlik kılıcıyla, en yardımcı olan Allah'ın yolunda savaş meydanının yiğitleri ve cesur savaşçıları.

Bahtı uyumakta olan Kızılbaş, gaflet yüzünden hiç bir konuda duymamaktadır. Yiğit Kürtlerin kılıçlarının parıltısından düşmanın gözüne bir kıvılcım düştü. Mümin soylu Kürtler, kumandanlar sayesinde Kızılbaşların eli ayağı kırıldı" diye anlatır.
İdris-i Bitlisi aynı yapıtı S.257- 58- 59- 60

Yavuz Sultan Selim, kendisinin doğru dini savunduğunu vurgulamak için "İlahi yasayı uygulamak" adı altında dini bir kisveye büründürerek "Din sapkınları" olarak suçladığı Safevilere karşı Anadolu insanına ilk iftira kampanyasını başlatması ile: "...Biz dahi Şeri'atun hükm ve kitaplarumuzun nakl ile fetva verdük ki, ol zikr olunan taife-i kâfirler ve mülhitlerdir ve her kimse ki, onlara meyl edup ol batul dinlerine razı ve mu-avin olalar. Onlar dahi kâfirler ve mülhitlerdir, bunları kırup cemaatlerin dağıtmak vacip-ü farzdır" deyerek fetva verir.

Yavuz Selim, şeyhülislamların telkinleriyle, Şah İsmail üzerine sefere çıkarken arkasında Safevi yanlısı bırakmak istemez. Anadolu da sayıları kırk binin üzerindeki kıyımdan geçirdiği Kızılbaş Türkmenlerin kanını kılıcına silip Çaldırana yürür. Kırk bin den fazla Kızılbaş Türkmen öldürülmesine haklık
kazanmak için yalan ve yanlış, şeyhülislamların yalan fetvalarına dayanarak Anadolu Kızılbaş Türkmenler hakkında fetva: "Kadınları ortaklaşa kullandıkları, mumsöndü yaptıkları ve Kur-an'a uymadıkları" gibi mesnetsiz yalan bahanelerden dolayı Anadolu Alevi halkı üzerinde tedavisi bugün dahi zor sarsıntılar yaratıldı.

Kızılbaş Türkmenlere hayâsızca yakıştırılan iftiralar hakkında Cemal Bardakçı, "Milli Tarih" adlı yapıtında şöyle der: "Biz Türkler bütün Asya, sonra Avrupa'ya, Afrika'ya uzun seneler, zamanlar hâkim olduk. Çeşitli milletleri idaremiz altında tuttuk. Kendileri ile hesapsız savaşlar yaptığımız bu milletlerin bize rahmet okumayacakları belli bir şeydir. Nasıl ki aleyhimize türlü iftiralar uydurmuşlar, sayısız kitaplar yazmışlardır. Fakat bütün o milletlerin içinde bizim 'topluluk halinde fuhuş yaptığımızı' iddia eden tek kişi dahi çıkmamıştır" der.

Osmanlı içinde "Âlim Tarihçi" Kemal Paşa Zade olarak bilinen ve daha sonraları Kanuni Süleyman döneminde şeyhülislam olarak görev yapar. Şeyhülislam Kemal Paşa Zade: "Kızılbaş ile savaş, İslam'ın gayrimüslim düşmanlarına karşı savaşa eşit bir cihettir" diye fetva verir.

Yavuz Selim zalim ve acımasızdı. Yazdığı şiirlerde bile hep zalimliğini sergileyen bir ruh hali vardır, bakın aşağıda:

"...Askerimle İstanbul tahtımdan hareket olup;
İran tarafına sefere çıktım.
Kızılbaş’ı melanet kanına kark ettim..." der

Şiddet içerikli şiirleri, acımasız düşmanlığını Safevi elçilerini öldürmekte kendini gösterdi. Sekiz yıllık saltanatında bile altı Veziriazamlık yapan adamından üçünü öldürtmüştür. 22 Eylül 1520 de Edirne de kendisi de ölür...
__________________
Signatürü

deneme

Beysam42 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Beysam42 Kullanıcısına bu mesajı için 13 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), osman batur (20-01-2010), siren (04-09-2009), TAHTACI (17-12-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 09:06 AM   #6
Profil
Beysam42
Dost Üyeler
 
Beysam42 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 131
Konular:
Uye No:21267

Ettiği Teşekkür: 153
129 Mesajına 956 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Beysam42 is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt Dosyası

BU GÜNLERE NASIL GELİNDİ?
Egemenliği paylaşmak asla! Türkiye hiç kimsenin babasından veraset yoluyla kalan özel mülkü değildir istediği gibi ona buna taksim etsin. Türkiye egemen bir devlettir; egemenliği asla başkalarıyla paylaşılamaz...

Canı candan ayırtan zihniyet pususuna düşmeyelim dedik yıllarca! Tek taraflı niyetin kötüye meyli ile karşılaştık her zaman. Kişiyi meziyet sahibi yapan iç huzur, güzelliğin kötüden arınması ile olur ve her kişi kendi bencilliğini yıkamasıyla namuslu ve güzel ahlakla olur...

Bir söz vardır: “İnsanların çoğu ahmaktır; bir işe yaramaz; azınlıklar ahmakları güderler” diye. Bu sözü tersinden okursak doğrusu çıkar meydana. Türkiye ahmakların güttüğü bir ülke haline geldi. Çünkü ahmaklar bu ülkeyi kargaşaya götürenleri seçmişlerdir...

Dedikleri “Kürt Sorununu” temelinde ki yatanlar ekonomik ve sosyolojiktir:
İsa Eşme’ye göre Kinyas Kartal, Rus Harp Akademisi mezunu bir subayken Türkiye ye kaçar sonra, Rusya’dan Van-Ağrı çevresine kadar uzanan “Burukan” aşiret lideridir...

Tek partili dönem; 1950’ye kadar CHP’den başka parti olmadığından CHP’den milletvekilidir Kinyas Kartal. Köy Enstitülerdeki çağdaş gelişim Kinyas Kartal’ı rahatsız eder. O zamanın Meclis Başkanı olan Kazım Karabekir’e, Adnan Menderes’ten Cavit Oral’a kadar pek çok güçlü çevre, Köy Enstitülerin komünist yuvaları olduğu iddiasında bulunurlar.

Yazar Osman Şahin yıllar sonra Kinyas Kartal ölmeden bir söyleşide şu soruyu sorar: “Köy Enstitüleri komünist yuvaları mıydı? Bunun için mi kapattırdınız?”

Kinyas Kartal, Köy Enstitüleri’nin kapatılması hakkında şöyle bir itirafta bulunur: “Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi (ama) Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti; bunu içimize sindiremedik... Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gelince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. Demokrat Parti ile pazarlığa giriştik kapattık.” der.

17 Nisan 2009 Cumhuriyet Gazetesinde Prof Coşkun Özdemir’in yazdığına göre, salt DP ile anlaşmaz Kartal, o dönemde İsmet İnönü’ye de gider ve: “Paşam bu okulları kapat, yoksa Doğudan oy alamazsınız” tehdidinde bulunur...

Derinlemesine bir irdelersek, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine darbe genelde hep kendilerini Türk hissetmeyenlerden gelmiştir. Şu günümüzde devletin kurulmuş, oturtulmuş şekli tartışılır hale getirerek yolağını değiştirip başka mecralara sürüklemek istenilmektedir...

Bunda; tarih boyunca yabancı şer güçlerin Türkiye yi bölme etkisi bitmiş tükenmiş değildir. Yakın tarihimizde ayrımcılık tohumları eken başta İngiliz casuslarbazen tali yollardan girip geniş yollarımızı dar etmeye çalışsalar da ezip geçiyorduk...

Akıllı insan önüne açılan geniş yolları dar etmez kendine. Nereye gittiğinin, ne yaptığının farkında olan devlet adamının önündeki engeller saygıyla yana çekilir. Kararsız, şaşkın, nereye gittiğini bilmeyen devlet adamının omuzlarına yoluna çıkan engeller çarpar durur, kedi-köpek siyeği olur...


Alptemur Kılıç’ın Yassıada koğuş arkadaşı Abdulmelik Fırat’ın sohbetlerdeki sözlerinden bazılarını bir anısı olarak şöyle aktarır. Eski DP ev AP milletvekili “Hak-Par” onursal Başkanı Abdülmelik Fırat: “Bir gün gelecek Türklerin analarını belleyeceğiz” dermiş...

Dedesi şeyh Sait’in idamına atfen her defasında hıncının ifadesi olarak “Elli yılık zulüm, bu devlet Kütleri inkâr etti, kimliklerini inkâr etti, başkaldıranları bastırdı” diye söylermiş.

Hıyanet içinde olan Abdulmelik Fırat’ı milletvekili olarak meclise DP vatan kaygısından ziyade oy kaygısından dolayı soktu. Görün işte Fırat’ın saçmalıklarını ve dedesini İngiliz oyununa gelişini...

Yine yakın tarihimizin “Şeyh Sait İsyanı” olarak tarihe geçen Şeyh Sait’in torunu olan DP ve AP’sinde milletvekilliği yapan Abdulmelik Fırat’a dedesinin neden olduğu isyanın amacının ne olduğunu “Kürt İslam Ayaklanması” başlıklı kitabında sorar rahmetli Uğur Mumcu şöyle sorar:

Mumcu: “Dedeniz niye isyan etti?”
Fırat: “Din elden gidiyor diye” der.
Mumcu: “Yapmayın Fırat, camiye mi gidemiyordunuz, yoksa oruç mu tutamıyordunuz?”
Fırat: “Atatürk ile Şeyh Sait arasında çok temel bir fark vardı. Atatürk Batı tarzı bir devlet kuruyordu. Yani yeni kurulan devlet İslam esaslarına göre değildi...” diye yanıtlar.

İngiliz casus Gertrude Bell
Arapça, Farsça bilen soylu ve güzel bir kadın olan Bell, 1868’de doğar 1926’da ölür. Arapları, Ermenileri, Kürtleri Türklere karşı kışkırtmasıyla tanınır. Geleneklere meydan okuyarak Arap çöllerini deve sırtında geçerek, inanılmaz maceralara dolu bir hayatı olan İngiliz keşif, arkeolog, diplomat, yazar, en önemlisi casusu bir kadın.

Anadolu dağlarında Osmanlı halkları kışkırtarak ayrılıkçı tohumlarını ünlü, yine Türk düşmanı olan casus (ibne olduğu söylenen) tam adı Thomas Edward Lawrence ile birlikte attılar...

Osmanlı İmparatorluğundan Mezopotamya’nın ayrılmasında istekli bir çaba içinde olur. Daha sonra, uğraşıları sonucu, Osmanlı’dan koparılıp Irak devletinin kurulmasında rol oynar. Irak eski eserler içinde bir müze kurar...

İngiliz casusu Thomas Edward Lawrense
1888 doğumlu 47 yaşında bir motosiklet kazasında 1935 de İngiltere de ölür. Yarı İngiliz yarı İskandinav olan Lawrence, Osmanlı-Arap düşmanlığı yaran bir İngiliz casusudur.

Casusluk başarısını şöyle açıklar: “Irak’ın petrol ve mısır tarlaları bizim olsun diye bunları elde etmek için düşmanlarımızı (Osmanlı İmparatorluğu) mağlup etmemiz kâfi idi. (...) Biz Arapları Türklere karşı başarılı şekilde organize ettik...” der.

Türklere karşı savaşta yanında bulunan Arap arkadaşları, Osmanlı’ya karşı isyanın en güçlü kişileri Mekke Şerifi Hüseyin, Emir Faysal, Şerif Ali, Dahum ve Ahuda dahi diğerleri...

Lawrence’ın amacı 20 milyon Arap’ı bir araya toplayıp “Sami Arap milleti” yaratmaktı. fakat değil bir çatı altında birleşmeyi, birçok birbirine düşman Arap devletler doğurdular...

Bugün “Kürt sorunu” diye dayatılan, yakın geçmişte Osmanlıyı parçalaması için İngilizlerin bölgeye gönderdiği Edward Lawrense’nin dediklerine kulak verilim: “Irak petrolleri ve mısır tarlaları bizim olsun diye bunları elde etmek için düşmanlarımızı (Osmanlı İmparatorluğu) mağlup etmemiz kâfi idi...” dermesi

Hala bu emperyalist emellerinden vazgeçmedikleri, son Irak işgaliyle kanıtlanmıştır. Ekmeğin akına petrolün karasını sürmeye devam etmektedirler. Bence bu bölgede durgunluğun, petrolün bitmesi sonucu başlayacaktır...

Bu millete enerjisini beyhude harcatıyorlar...
Kavrayan, kucaklayan, kaynaştıran ve bütünleştiren bir yapı siyasilerce: farklılıklar bir zenginliktir diyerek bir “Kürt Sorunu” ile kaşı karşıya kaldı bu millet. Tabiiyetiyle farklılıklar tehlikeli hal almadıkça iyidir. Ahmet Türk: “cin şişeden çıktı artık” demekte.

Bu işin lamı-cimi yok Farklılıkların kutsallaştırılması Erdoğan ve AKP zihniyetinin, özlem duyduğu sığ düşünce cumhuriyet öncesidir. Lakin iş öyle boş sözlerle olmuyor. Bir şey ortaya atıyorlar, içini başkaları dolduruveriyor. Sonra içinden çıkamaz halle çıkış yolu bulamıyorlar. Ancak etnik ırkçılığın yanağını okşamaktan başka işe yaramamaktadır...

PKK-DTP ve destekçileri. “Bugünlere Kürt yoktur diye diye, Kürtlerin var olduğuna geldik dağdaki PKK sayesinde” demekteler. Dolayısıyla: “PKK’sız, Öcalan’sız çözüm olmaz” demekteler...

İşin püf noktası DTP’nin hiç yanaşmadığı ve görmek istemediği yer...
Kürtler Doğuda hep ezildiklerinden yakınırlar. Dahi hizmetin Batı’ya oranla daha iyi ulaşmadığından yakınırlar. İşte bu külliyen yalan. Batıda da çok yerler Doğu’dan faklı değil gerçeği var...

Doğu sorunu feodalitedir...
Şeyhler, şıhlar, tarikatçılık ve cemaatçiliktir. Körü körüne bağlılıktır...

Doğuda toprak ağalarının düğünü bile bir başka oluyor...
Her zaman toprak ağalarının düğünlerini seyrederiz TV ve gazetelerden. 20- 30 kiloyu bulan altın takılar biz Batı’da yaşayanlar ağzımızın suyunu akıtırız dahi saçılan dolarlara, yenilen içilen pilavlara, kavurmalara hayranlıkla bakarız...

Hani; insan hakları, Kürt hakları deyip duran DTP eş Başkanı Ahmet Türk var ya, işte onun gibileri, “Kürt Sorunun” ta kendileridirler. Hem Doğudaki “kendi halkımız” dediklerini sömürüyorlar, hem de Batı da bizi sömürüyorlar.

Bir bakın Ali Tartaroğlu iddiası “heddam.com” da. Oradaki iddiaya göre toprak ağası Ahmet Türk’ün mal varlığı 54 bin dönüm toprağı olduğu. Bunu kimse sorgulamıyor. Hangi batıda yaşayanda var o devasa toprak varlığı.

Sorarım Ahmet Türk’e dahi “halkımız” dediği toplumda başta uygarlık sorunu var, kan davası, namus cinayetleri, kiloyla başlık parasına kızını satan babalar, töre cinayetleri var. Sebebi Ahmet Türk gibileri değilse kim? Kimse neden bu kadar toprakları tekelinde topladın diyen ona kabahat bulmuyor?

Derim ki; Doğudaki feodal yapının çökertilmesi ve kişilerin bireyselleştirilmesi, topraksız köylülere toprak reformu yapılarak topraklarını işler hale getirilmesi. Mesela Ahmet Türk, tekelindeki 52 bin dönüm topraklarını, ikide bir “halkımız” deyip uyuttuğu vatandaşlara 50’şer dönün dağıtsa dağdan PKK iner aşağıya...

Narasın; Ahmet Türk gibilerinin yaşamları için dağdaki eli silahlı kanlı katiller kültürsüz, cahil kaldıkları sürece böyle sürüp gidecektir...

Prof. Çetin Yetkin: “Kürt Sorunu, DTP’nin en önde gelen kişisi Ahmet Türk, bölgenin toprak ağalarındandır. Demek ki sorun, Kürt sorunu değil. Ahmet Türk gibilerin ortaya çıkardığı sorundur” der.

Not: Salt oy kaygısıyla, vatan millet geri plana itilerek Abdulmelik Fırat, DP döneminde milletvekili olması için teklif verirler. Yasalara göre yaşı tumaz. Bir mahkeme kararı ile yaşını milletvekili seçilebilir hale getirilerek meclise sokulur.

Şu anda kaçak Avrupa da PKK temsilcisi olan, eski DEP milletvekili Zeki Kartal'da Kinyas Kartal'ın akrabasıdır!
__________________
Signatürü

deneme

Beysam42 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Beysam42 Kullanıcısına bu mesajı için 14 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), IRKIMTÜRK (04-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), KRANKSS (06-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), siren (04-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 02:52 PM   #7
Profil
IRKIMTÜRK
Yeni Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Apr 2009
Bulunduğu yer: EU
Mesajlar: 11
Konular:
Uye No:18992

Ettiği Teşekkür: 80
7 Mesajına 42 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
IRKIM
Extra:
IRKIMTÜRK is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt Dosyası

KALEM TUTAN TÜRK BiLEGiNiZ BÜKÜLMESiN GÖNÜL SESiNiZ VE GÜCLÜ KALEMiNiZ DAiM OLSUN!.ALLAH TÜRK´LÜGÜMÜZÜ KORUSUN VE EBEDiYEN YÜCELTSiN!.VARLIGIMIZ TÜRKLÜGÜMÜZE HiBA OLSUN AMiN.
__________________
Signatürü

deneme

IRKIMTÜRK isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
IRKIMTÜRK Kullanıcısına bu mesajı için 12 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), Beysam42 (04-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), KRANKSS (06-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), Türkkızı (07-09-2009), TÜRKMEN (04-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010), Şimşek (04-09-2009)
Alt 04-09-2009, 05:54 PM   #8
Profil
Şimşek
Beğ Yönetici
 
Şimşek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Bulunduğu yer: Türkiye
Mesajlar: 607
Konular:
Uye No:21169

Ettiği Teşekkür: 1,395
524 Mesajına 1,798 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Şimşek is on a distinguished road
Madalyaları
Standart Cevap: Kürt Dosyası

“Kürt” varsa sorun var...

Tarihi ve sosyolojik açıdan ırk, etnik grup, millet

PKK’nın organize ettiği Gemlik yürüyüşü ve bu yürüyüşe karşı Türklerin direnişi kimileri tarafından olağandışı gelişmeler olarak nitelendiriliyor. Bugün ülkemizin içine çekildiği sorunu kavramamızın önündeki en büyük engel de bu. Çünkü olaylar ne bir provokasyonla, ne tahrikle, ne de başka bir şeyle açıklanabilir. Olayların bu şekilde gelişmesi, tarihsel ve sosyolojik sebeplerle açıklanabilir, ki böylesi bir perspektif içinde tüm gelişmeler hiç de beklenmedik değildir tersine beklenen gelişmelerdir.
Bugün yaşadığımız sorun nedir? Başbakan bir Kürt sorunundan bahsetti. Zaten PKK da yıllardır aynı Kürt sorunundan, aynı ifadelerle bahsediyordu. PKK eylemlerinin durduğu bir dört yıllık dönem de oldu. Kürt sorununu çözmek için devlet, eğitim, kültür, yayın gibi pek çok hak tanıdı. Ama tüm bu “demokratikleşme” adımlarına karşın, bugün sorun, dünden, yani PKK’nın açık silahlı savaşından kat kat büyümüş durumda. O halde sorunu açıklamak için terörün ve demokratikleşmenin dışında bazı kavramlara ihtiyacımız var demektir. O kavramları ise ancak tarih ve sosyolojide bulabiliriz.
Kürt sorunu demek, bir etnik kimlikten doğan sorun demektir. Çünkü sorun Kürt’le alakalıdır. O halde Kürt nedir? Eğer Kürt, Türklerden ayrı bir etnik grup ya da millet ise, Kürt sorunu dediğimiz sorun, etnik ya da milli bir sorun demektir.
Tarih boyunca insan toplulukları, çeşitli “ırk”lardan, çeşitli etnik kökenlerden gelirler, ama bu tür “ırki” ve etnik kimlikler birbiri ile etkileşerek, birbirini eriterek, birbirini yok ederek, birbiriyle birleşerek daha büyük halk topluluklarına dönüşür ki, çağdaş milletler böyle meydana gelir. Millet aşaması, etnik, “ırki”, kökenlerin tarihsel olarak silindiği bir aşamadır. O nedenle çağdaş milletler bir bütün oluşturur, milletin bütünlüğü ya da tekliği kavramı da buradan türer.
Türkiye açısından baktığımızda ise, binlerce yıldır Türkiye coğrafyasında biraraya gelen çeşitli etnik kavimler, binlerce yıl içinde birleşerek, birbirinin içinde eriyerek tek bir millet oluşturmuştur ki, bunun da adı Türk milletidir. Türk, bir etnik ya da “ırki” kavram değil, bu yörede yaşayan milletin adıdır. Bu ad, binlerce yıldır kullanılmaktadır ve binlerce yıldır da aynı anlama gelmektedir.

İstanbul, uzun yıllardır Kürt bölücülüğünün en önemli hedefi oldu. Kürt mafyası, Beyoğlu, Aksaray-Laleli, Eminönü ve Kadıköy’de piyasaya hakim konumdadır. Kürt mafyasının ekonomik hakimiyeti ile birlikte, şehrin varoşları PKK’lı milisler tarafından ele geçirilmektedir. Yandaki haritada Kürt mafyasının denetlediği piyasa bölgesi yeşil bir çember içinde gösterilmektedir. Mavi noktalı semtlerde ise, sıradan vatandaş görünümünde PKK yandaşları yoğun bir şekilde yerleşmekte ve bir ayaklanmaya hazırlanmaktadır. Son bir haftadır tüm bu semtlerde Apo posterli gösteriler ve polisle çatışmalar gerçekleşmiştir.
Türk ulus devleti
Türkiye Cumhuriyeti, bu çağdaş gerçekler temelinde kurulmuş bir ulus devlettir. Ulus devlet, milletin bölünmezliği ve mutlak hakimiyeti üzerine inşa edilir. O nedenle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”. Millet bu egemenliğini kullanırken, kendi içinde bir bütün olarak kullanır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni, ABD türü bir etnik federasyondan ya da Avrupa türü prenslikler federasyonundan ayıran gerçeklik budur. ABD’de ve Avrupa’da hiçbir zaman bizdeki gibi bir bütün millet oluşamamıştır. Oluşmadğı için de, çeşitli etnik gruplar ya da bunların idari adı olan prenslikler biraraya gelerek federasyon kurarlar. Bu nedenle çoğu Avrupa devleti ve ABD, ulus devlet değildir. Bu nedenle de içlerinde farklı dilleri barındırırlar.
Avrupa ve ABD’nin dışında kalan dünyada ise tarihsel gelişme farklıdır. Örneğin Türkler, bu tür federasyon aşamalarını çoktan geçmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’daki sistem çözülmüş, bu çözülme ile birlikte ulus devlet oluşmuştur. Ulus devlet bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrimle kurulmuştur, ama bu da bu kuruluşun bir dışarıdan müdahale ile olduğu anlamına gelmez, tam tersine içsel gelişim bu tür bir devrime yol açmıştır.
Şimdi böylesi bir ulus devlette bir Kürt sorunundan bahsediliyorsa, birilerinin politik argümanlarını ve iddialarını bilimle ve tarihle ölçüp sınaması gerekir. Örneğin Başbakan Kürt sorunu diyorsa, bir ulus devletin başbakanının böylesi bir ifadeyi kullanamayacağını bilmelidir. Çünkü ancak ulus devlette Başbakan, ulusal meclisin tayin ettiği hükümetin başıdır. Bu ise milletin iradesini yürütme gücüne dönüştürmektir. Başbakan ulus devlet gerçeğini reddediyorsa, kendisini o ulustan görmeyenleri temsil hakkından vazgeçtiğini de anlamalıdır.
Bir ulus devlette, azınlık olabilir. Azınlıklar ulus devlet içerisinde belirli ve sınırlı haklara sahip olurlar. Bu tür yasal düzenlemeler ulus devlet otoritesini ve milli egemenliği zedelemez. Ancak bir ulus devlette, alt kimlik olamaz, ikinci bir asli unsur olamaz, ikinci bir kurucu öğe olamaz. Çünkü ulus devlet tek bir ulus tanımı üzerinde yükselir.
Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’de etnik sorun olarak görülebilecek aslında bir azınlık sorunu olan, Rum, Ermeni ve Yahudi sorunundan bahsedilebilir. Bu tür azınlıkların, kendini ait hissettikleri ulusla birlikte Türk devletine karşı hareketleri olabilir. Nitekim Osmanlı’nın yıkılış dönemi böyledir. Bu tür sorunların çözüm noktası, azınlıkların dışlanması değil, azınlıkların azınlık bölücülüğü yapacakları zeminin Türklükle doldurularak, onlara bölücülük zemini bırakılmamasıdır. Zeminsiz kalan azınlıklar, kendilerini ait hissetmeseler, hissetmek zorunda olmasalar bile, yaşadıkları devletin ve ülkenin mutluluğunu düşünmek zorunda kalacaklardır.

Kürt mafyası, Türkiye’nin denize açılan Güney bölgesinde planlı bir şekilde denetimi ele almıştır. Ele geçirilen bölgeleri bir okla birleştirdiğimizde planın kapsamını anlayabiliyoruz. Gelibolu, Gökçeada, Ayvalık üçgeninde Çanakkale Boğazı’na hakim olmaya çalışan Kürt mafyası aynı zamanda İzmir ve Antalya limanını da denetlemektedir. Bodrum gibi bölgeler eğlence sektörü açısından bir planı gösterirken, özellikle Didim’de simgeleşen toprak alımları, tehlikenin bir başka boyutunu göstermektedir.

Kürt varsa sorun var
Ancak Kürt meselesini de aynı etnik mesele içine sokmaya çalışırsanız işler değişir. Çünkü Kürtler, azınlık hakkı değil başka bir şey istemektedir. Kürtler, Türk milletinden ayrı bir millet olduklarını, bu nedenle de ikinci milli unsur olarak kabul edilmeyi istemektedirler. Bu, tam da bugünkü Irak’a dayatılandır. Yani hem bir Kürt federe bölgesi, hem de Türkiye Cumhuriyeti üzerinde mutlak bir güç.
Eğer gerçekten de Kürtler, Türklerden ayrı bir millet ise, olayın tarihsel ve sosyolojik iki çözümü olabilir. Birincisi, Türkler ve Kürtlerin, bugünkü Irak gibi, federatif bir devlet içinde birleşmeleri ya da ikincisi Kürtlerin tamamıyla bağımsız bir devlet kurması. Kürtler bugün, her ikisini de istemektedirler.
Peki Kürtlere bu hak, tanınmamazlık edilebilir mi? Eğer Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu kabul ediyorsak, bu hakkı tanımak zorundayız. Çünkü her milletin kendi iradesini belirleme ve isterse ayrı devlet kurma hakkı vardır. Bu hak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden de alınmaz, tarihsel bir haktır. Hiç kimse de bu tür bir milli isteğin önünde duramaz.
İşte Başbakan’ın Türkiye’yi getirdiği nokta burasıdır. O halde sorunun kaynağı, teröre, PKK’ya, demokratikleşmeye indirgenemez. Sorunun kaynağı tanımlamadadır. Siz, bir kısım vatandaşa ayrı bir milli kimlik tanırsanız, onlar da bu milli kimliği hakkıyla kullanırlar. Bu nedenle sorun, Kürdü kabul eden çağdışı, bilimden, tarih bilincinden yoksun kafadadır.
Oysa çok basit bir şekilde ifade etmek gerekirse Kürt varsa sorun vardır, sorunun çözümü ise PKK’nın bitirilmesi değil, Türk milletinden bağımsız bir Kürt kimliğinin bitirilmesidir. Hem ayrı bir Kürt kabul etmek, hem de bundan doğan sorunları çözmek, Türk devletinin kendi başına açtığı bir iştir.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kalacaksa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin kendisine ben Türküm demesini isteyecek, Türkçe konuşmasını isteyecektir. Bu aynı zamanda tarihsel açıdan da bir gerçekliktir. Çünkü, bugün kendisine Kürdüm diyenlerin çok büyük bölümü Kürt değil, has be has Türktür, ama zorla Kürtleştirilmişlerdir.
Bu bakımdan Kürt sorunundan bahsediyorsak, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletine sorun yaratan Kürtlerin yarattığı sorundan bahsetmemiz gerekir ki, bu sorunun çözümü zorla Kürtleştirilen Türklere Türklüklerini anımsatmak olmalıdır. TÜRKSOLU’nun ısrarla yapmaya çalıştığı, Kürtler tarafından zorla asimile edilmek istenen Türklerin milli haklarını korumaktır.
Bu ise Atatürk tarafından 1923 ile 1938 arasında uygulanmış ve sonuç almış politikadır. (Önümüzdeki sayıda Atatürk’ün Kürt politikasını işleyeceğiz.)
“İyi Kürt”le “Kötü Kürt” arasına sıkıştırılmak!
Atatürk politikası terk edildikten sonra durum değişti. Türkiye Cumhuriyeti’ne yıllar süren etnik ve köktendinci saldırı, Türkiye’deki tek milleti, etnik ve mezhepsel parçalara ayırma amacı güttü. Bu saldırı altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliği aşındırıldı. Bir taraftan dinsel kimlik milli kimliğin önüne geçirilirken, diğer taraftan ayrı bir milli kimlik bilinçli bir şekilde yaratıldı ve güçlendirildi.
Bugün Bozüyük’te yaşanan sorun tam da budur. Türk milletinden ayrı bir Kürt kimliği kabul edilmiş, güçlendirilmiş, eline silah verilip dağa çıkartılmıştır.
Şimdi o kimlik, otobüslere bindirilerek Gemlik’e yürüyüşe götürülmektedir.
O kimlik, eline molotof tutuşturulup karakollara saldırtılmaktadır.
O kimlik, eline silah verilip mafyalaştırılmakta, ekonomiyi esir etmektedir.
O kimlik, eline mikrofon verilip Türk televizyonlarını Kürtçeye boğmaktadır.
Yani sorun, o kimliğin ifade edilişidir.
Milli kimlik kimi zaman dille, kimi zaman türküyle, kimi zaman yazıyla ifade edilir. Ama kimi zaman da yürüyüşle, ayaklanmayla, silahla, terörle...
Bugün kimileri “demokrasi” diyerek, iki tür ifade biçimi arasına ayrım koymak gerektiğinden bahsetmektedir. İlk anda mantıklı gelse de, bunun çok daha büyük bir tuzak olduğu görülmelidir. Tanınan kimliğin, kendisini ne zaman ve nasıl ifade edeceğini bilemezsiniz, bir. Bazen kimlikler silahsız istediğini daha rahat elde edebilir, iki. Örneğin bugün kendini silahlı mücadeleye ve PKK’ya karşı tanımlayan kimi Kürtler, Bağımsızlık Manifestosu yayınlamakta, kimileri ise federasyon için imza toplamaktadır!
O halde, “iyi Kürt”le “kötü Kürt” arasında ayrım yapmanın pek bir anlamı kalmamaktadır. İnsanların iyi niyeti, tarihsel olayların belirli akışını durdurmaz. Tarihsel akışa ancak kapılır gider. O nedenle aklı başında devletler, tek tek bireylerle, örgütlerle değil, tarihsel yasalarla ilgilenirler. Yarın devletin başına iş açacak bir talep, en iyi niyetli ve sadık bir kişi tarafından bile söylense buna engel olmak, gidişatı durdurabilir.
Ancak bugün gidişat, maalesef, durdurulamaz bir aşamaya gelmiştir. Çünkü yaklaşık 20 yıldır bir silahlı Kürt terörü yaşıyoruz. Bu yirmi yıl içinde, kabul etsek de etmesek de, bölücü Kürtçüler, kendilerine uygun bir millet yarattılar. Bu, kendi diline, kültürüne, “önderliğine” sahip çıkan bir milli topluluktur. Bu topluluğun yaratıldığını görmezden gelerek hiçbir yere varamayız!
Sokağa çıktığımızda, henüz beş altı yaşındaki Kürt çocuklarının “Benim önderim Atatürk değil Apo” dediğini görüyoruz. Bu, artık Kürt milli kimliğinin, doğar doğmaz benimsendiğini göstermektedir. Bugün beş yaşındaki zararsız, masum çocuk, yarın belki de bir terörist olacaktır.
O nedenle her Kürt Kürtçü değil anlayışı bir yerden sonra sarpa sarmaktadır. Doğru, her Kürt bugün için Kürtçü değildir. Ancak ben bölücü değilim, ama Kürdüm diyen, istese de istemese de, Türk ulus devletinin temelini dinamitlemektedir.
Türk kimliğini yıkarak, bölücü Kürtçülüğün pasif destekçisi konumundadır. Zaten her mücadele sadece aktif savaşçılarla değil, aynı zamanda daha kalabalık pasif destekçilerle verilebilir. Bugünün pasif destekçileri ise o mücadelenin ihtiyat kuvvetidir. Kimileri kabul etmese bile, ben Kürdüm diyen herkes, potansiyel bir PKK’lıdır.
O nedenle en iyi Kürt, ben Türküm diyen Kürttür...
Türk olan herşey Kürdün sadırısı altında
Son yirmi yıldır Türkiye’de bir Kürt örgütlenmesi yapılmaktadır. Kürtler, tek bir temelde örgütlenmektedir: Kürtsen bizdensin. Yani, siyasal inanışlar, toplumsal özlemler değil, etnik aidiyet Kürtleri birleştiren noktadır. Böyle böyle, bir “bizden” kimliği yaratılmıştır. Bu ise artık önü alınamaz bir Kürtlüktür. Bu Kürtlük şimdi gemi azıya almıştır.
Türkiye’nin hemen hemen her ilinde, PKK ve Apo posterleri ile sokağa çıkan binlerce “iyi Kürt” bulunmaktadır. Türkiye’nin her yerinde eline taşı alıp Türk polisine, Türk karokollarına saldıran “iyi Kürt” bulunmaktadır. Bu tür toplumsal eylemlere, bir kışkırtma denilerek geçilemez. Kışkırtmanın bir zemini vardır. O zemin, yaratılan milli kimliktir.
Bugün yaratılan Kürt milli kimliğinin en önemli özelliği ise Türk düşmanlığıdır. Türk karakolu, Türk askeri ya da polisi saldırı altındadır, ancak bunların saldırıya uğramasının temel nedeni Türk olmalarıdır. Karakol, asker, polis, Türk egemenliğinin simgesi olduğu için saldırıya uğramaktadır.
Bu ülkede bir etnik çatışmadan ve kışkırtmadan bahsedeceksek, bu etnik kin tohumlarını ekeni görmemiz gerekir. Türkiye’de Türkler, değil herhangi birine karşı etnik kin beslemeyi, “Ben Türküm” bile demezler.
Ama ısrarla “Ben Kürdüm” diyenler, bir süre sonra “Ben Türk devletini istemiyorum” demektedir. Böyle bir ortamda, bu devleti istemeyen Kürdün, bu devleti isteyen Türkle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur.
Bugün böyle bir karşıtlık olmadığı söylense de gelişmeleri iyi okumak gerekir. PKK, tüm yurtta “serhıldan” çağrısı yapmıştır. Serhıldan, halk ayaklanması demektir. Yani eli ayağı tutan her Kürt, eline bayrağı, afişi alıp sokağa çıkıp eylem yapacaktır. Bu tür küçük gösteriler, büyük ayaklanmanın hazırlığıdır. Önce halk devletle karşı karşıya gelmeye alıştırılacaktır.
Son dönemde Batman’da, Van’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Mersin’de bir türlü durdurulamayan küçük ayaklanmalar bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu, yanlış bir ifade ile PKK’nın Türkiye’yi Filistinleştirme politikasıdır. Eline taş alan her Filistinli çocuk nasıl ki İsrail hedeflerine -sivil, asker!- saldırıyorsa, Kürt çocuk da aynısını yapacaktır.
Devletin en tepelerinde bu sözlerin sarfedilmesi PKK propagandasına alet olmaktır. Türkiye’yi İsrail konumuna sokan yönetici, İsrail’de devletin kendisini savunduğunu, bu işi vatandaşa havale etmediğini de bilmelidir!
PKK’nın etnik kışkırtması kendi zeminini bulmuştur. Etnik milliyetçilikle beslenen Kürtler bugün Türk devletine savaş açmıştır. Ancak buna karşı Türk devletinin bir tutunma zemini yoktur.
Bir PKK propagandası: Türk-Kürt kardeşliği
Başbakan PKK’yı durdurmak için Türklüğü gömüp Türkiyeliliğe geçmeyi önermektedir. Bir kısım saf aydınımızsa ısrarla Türk-Kürt kardeşliği mavalı okumaktadır. Oysa eğer iki kimlik varsa ve biz bunların gerçekten kardeşliğini istiyorsak, kardeşimize seçme hürriyeti tanımamız gerekir. Yani Türk-Kürt kardeşliği diyenler, Kürt kardeşlerine seçme hakkı tanımalıdır. O zaman Kürt kardeşiniz, teröre başvurmadan, iyi niyetle biz ayrılalım diyorsa ona ne cevap vereceksiniz!
Görüldüğü gibi Türk-Kürt kardeşliği teorisi, aslında Türk’ten ayrı bir Kürt kimliği oluşturmanın teorisidir. Günümüzde PKK bölücülüğünden bile güçlü olan teori de budur.
Bugün Türk-Kürt kardeşliği diyenler, güçlenen Kürt milliyetçiliğine karşı, Türklerin birleşmesine ve uyanmasına engel olmak istemektedirler. Dikkat edilirse bu grup, ısrarla Türklere hitap etmekte ve Türkleri sessiz olmaya çağırmaktadır. Oyun açıktır, PKK etnik Kürt milliyetçiliğini yaratırken, bunlar da Türk milli uyanışını engelleyecektir. Görüldüğü gibi Türk halkı, hem PKK tarafından dıştan, hem de bu tür gruplar tarafından “içten” bombalanmaktadır.
Bu tür teorilerin üretim merkezini iyi deşifre etmek gerekir. Bunlar günümüzün Taşnak-Hoybun’udur. Bu grubun lideri Erzincanlı bir Ermeni, sözcüsü ise Tuncelili bir Kürttür. Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Ermeni-Kürt ittifakının tarihsel devamıdırlar. PKK’dan tek farkları, kitle tabanları olmaması ve bu nedenle de PKK’ya taşeronluk yapmalarıdır!
Bu Ermeni-Kürt çetesinin peşinden gidenlere şunu hatırlatmak gerekir. Neden ısrarla Türk-Kürt kardeşliği diyorsunuz? Türkler bugüne kadar kimsenin hakkını mı yediler, kimseye kötü bir davranışta mı bulundurlar? Ya da daha açık soralım, siz Kürtlerin Türkler tarafından asimile edildiğini, baskı altına alındığını mı düşünüyorzsunuz: Çıkarın ağzınızdaki baklayı!
Türkiye’de zaten yirmi yıldır fiilen Türk-Kürt kardeşliği politikası uygulanmıyor mu? Özal’ın teorilerini devrimci sosuna bulayıp Türk’e yutturabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Türk-Kürt kardeşliği denilen 20 yılda bir Kürt milleti yarattınız ve bir milleti susturdunuz, sindirdiniz. Bu 20 yılda tek bir Kürde bir gram zarar mı geldi? Gelmedi ama neden Kürtler hep bölücüleşiyor, hep daha da azıyor?
Türk’ün susturulduğu yerde Kürtçülük hortlar, Türkiye’de olanın özeti budur.
Bir, iki, üç; daha fazla Bozüyük...
Elbette Türkler -tarihin gördüğü en barışsever, hakbilir, sabırlı millet- oynanan oyunun farkında. Yüzlerce otobüslük PKK’lı sürüsünün bu ülkede eli kolu serbest dolaşabilme özgürlüğü olduğunu bu millet görüyor. Türk’e şehit cenazesi kaldırmanın bile provokasyon görüldüğü yerde, Kürdün Türkiye’yi istila ettiğini görüyor. Binlerce yıllık yurdunun, şehrinin, mahallesinin, içten işgal edildiğini görüyor.
Her şeyi gören Türk’e şimdi sus diyorlar. Provokasyona gelme, kıştkırtmalara kapılma!
Türk biliyor, bunca yıldır susa susa bu ülkede Kürtçülük güçlendi. Türk’ün susturulduğu yerde elbet barış olur. Ama nasıl bir barış? Türkiye Cumhuriyeti’nin bölündüğü, hem de sessiz sedasız, provokasyona gelinmeden bölündüğü bir barış!
Ne dersiniz Yunan işgalinden daha mı onurlu? O zaman da işgale karşı direnişin adı provokasyondu çünkü. Padişah efendimiz o zaman da Türklere kışkırtmalara gelmeyin diyordu.
Ama sabır bir yere kadardır.
Her millet bir yere kadar susar, bir yerde patlar.
Bir bakmışsınız bir Hasan Tahsin çıkmış ve ilk kurşunu atmış. İlk kurşunu atacak da, bu savaşa katılacak da her zaman çıkar. Bu tabiatın yasasıdır. O nedenle Bozüyük’te olanlara şaşırmamak gerekir. PKK’nın sokağa indiği yerde Türk de sokağa inecektir doğal olarak. Bu işin bir Bozüyük’le kalmayacağını, iki, üç daha fazla Bozüyük olacağını öngörmek içinse müneccim olmak gerekmez. Bunun arkasında bir provokasyon arayan kafa, ipi dışarda kafadır. Bunlar sanırlar ki, halk da kendileri gibi dışardan yönetiliyor. O nedenle halkın her davranışının arkasında bir provokatör ararlar.
Bu provokatör arayışı bile gayet bilinçlidir.
Bir yandan MHP ve ondan türeme faşist partiler sözde hedef gös terilmektedir. Oysa herkes biliyor ki, MHP türü ırkçı hareket 1950’den 1980’e kadar Türklere karşı sokağa salınmış ve antiemperyalist devrimci Türk çocuklarını öldürmüştür. 1980 sonrası bu hareketler sokaktan çekilmiştir. Çünkü 1980 sonrası sokakta PKK vardır. Sokağa iki Amerikan hareketi çoktur. O nedenle MHP eve çekilmiş, PKK sokağa inmiş ve MHP’nin kaldığı yerden Türk öldürmeye başlamıştır. (Tüm MHP’liler kendilerini hele bir sorgulasın, neden PKK’ya karşı MHP’nin çıtı bile çıkamaz!)
Diğer yandansa doğmamış Kuvayı Milliye boğulmak istenmektedir. Amerikancı Akşam yazarları, her ilde ve her semtte Türklerin Kuvayı Miliye türü örgütler kurduklarını ve savaşa hazırlandığını yazmaktadır. Peki neden? Böyle örgütler mi bulunmuştur, deşifre edilmiştir? Hayır! O halde? Çünkü Amerikancılar, bu milletin bir Kuvayı Milliye geleneği olduğunu bilmektedir. Bu gidişatın, milleti uyandırdığını görmektedir. Bu uyanışınsa örgütsel bir yanı olacağını bilmektedirler. Ama doğmamış Kuvayı Milliye’ye, “linççi Türk” damgası vurup, ana rahminde boğmak istiyorlar!
Provokasyon ve linç kelimelerinin gazete manşetlerine taşındığı bir dönemde ne yapmalı? Susup evimizde mi oturalım?
Açıkçası, kimseye sokağa çıkıp şunları yapın deme pozisyonunda görmüyoruz kendimizi. Halkı sokağa döktüğünüz zaman, onu koruyacak bir gücünüz olması gerekir. Korumanın ötesinde sokağa inen halkın çözüm üretmesi gerekir. Türkiye’nin Atatürkçü birikimi henüz o aşamada değildir. O nedenle bizler de, her tür erken Kuvayı Milliye örgütlenmesine uzun süredir karşı çıkıyoruz. Çünkü halkın umutları ile oynama hakkı yoktur kimsenin.
Ama biz bu pozisyonu benimsemekle ve halka da bu yönde çağrı yapmakla birlikte, halkın kendi bildiğini yapacağını da görüyoruz. Ok yaydan çıktıktan sonra ancak izleyebilirsiniz.
İki yıl önce “Türk’ün ateşle imtihanı” demiştik!
Şimdi ise “Türk’ün sabırla imtihanı!”
Türk oğlu, Türk kızı: Zor bir dönemeçten geçiyorsun. Türklüğünü koru! Milletini, vatanını, dilini, davanı koru!
Her şeyini millet davasına gözünü kırpmadan, arkana dönüp bakmadan vereceğin günler geldi. Türk’ün güveneceği evladısın. Güveni boşa çıkarma...
__________________
Signatürü


Ey Türk!
Yukarıda gök çökmedikçe
Aşağıda yağız yer delinmedikçe
Senin İl`ini, Töreni
Kim bozabilir....?
BİLGE KAĞAN
Şimşek isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Şimşek Kullanıcısına bu mesajı için 13 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), Beysam42 (05-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), KRANKSS (06-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), osman batur (06-09-2009), siren (04-09-2009), turanturku (26-10-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (05-09-2009)
Alt 04-09-2009, 06:00 PM   #9
Profil
Şimşek
Beğ Yönetici
 
Şimşek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Bulunduğu yer: Türkiye
Mesajlar: 607
Konular:
Uye No:21169

Ettiği Teşekkür: 1,395
524 Mesajına 1,798 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Şimşek is on a distinguished road
Madalyaları
Standart Cevap: Kürt Dosyası

Sayın Levet Akıncı yine gerçekleri ile harika bir dosya oluşturmuşsunuz emeklerinize sağlık teşekkürler çalışmalarınız devamını sabırsızlıkla bekliyoruz...
__________________
Signatürü


Ey Türk!
Yukarıda gök çökmedikçe
Aşağıda yağız yer delinmedikçe
Senin İl`ini, Töreni
Kim bozabilir....?
BİLGE KAĞAN
Şimşek isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Şimşek Kullanıcısına bu mesajı için 10 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Bülent Baysal (05-09-2009), Kartal Gözü (04-09-2009), Kavaz (05-09-2009), KRANKSS (06-09-2009), Levent Akıncı (04-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), TÜRKMEN (05-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010)
Alt 05-09-2009, 10:42 AM   #10
Profil
Beysam42
Dost Üyeler
 
Beysam42 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 131
Konular:
Uye No:21267

Ettiği Teşekkür: 153
129 Mesajına 956 Kere Teşekkür Edlidi
İlgi Alanları
Extra:
Beysam42 is on a distinguished road
Standart Cevap: Kürt Dosyası


MHP'nin Geldiği Yer!
Sayın "Şimşek" ilişlimli kardeşim! yazıyın içinde geçen bir gerçeğe değinmişsin, katılmamak mümkün değil: Orada "MHP kendini hele bir sorgulası" Merak etmeyin çoğu ülkücü 12-35 yaş arası "Ülkücü" olurlar 25 yaşından sonra "Hizbıllah kafalı" olurlar.

KATIKSIZ TÜRKÇÜ NİHAL ATSIZ
Gerçek adı Hüseyin Nihal Adsız, 12 Ocak 1905’de İstanbul-Kadıköyde doğar, 1975’de ölür. Katıksız Türkçüdür. Askeri okul 3. sınıf dayken Arap asıllı subaya selam vermediği için okuldan atılır. Sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine yazılı ve oradan 1930 da mezun olur.

Değişik yerlerde öğretmenlik yapar ve Türkçülük ülküsü üzerine “Orhun” dergisini ve “Mecmua” dergileri yayımlar. Daha sonra “Tanrıdağı, Çınaraltı gibi milliyetçi dergilerde yazılar yazar.

Beğeniriz bağrnmeyiz; Nihal Adsızdan bazı sözler;
“Sağcı biziz: Türkçüler sosyal adaletçi olamaz. Vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza üleştirmek istememiz gerçek ahlakın gerektirdiği adaleti sağlamayı dilememiz solcu olmamızı gerektirmez.”

“Sağda Türkçüler, solda beynelmilelciler vardır. İster dünya beynelmilelcisi olsun, Türklüğü başa geçirmeyen, ihmal eden ve ya yok sayan bütün düşünceler soldur”

“Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslam birliği taraftarları sağda birleştikleri gibi yalınız sosyal adalet kavramı düşünüldüğü anda, Türkçülerin sosyalistlerle aynı hızda olmaları gerekmektedir.”

"Türkiye de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalınız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan biri camideki vaazında ‘vatan için ölen cehenneme gider, cennete gidecekler ancak din uğrunda ölenlerdir’ der. Şimdi bu seviyesiz yobazla Türkçüler aynı cephede saymak hem bir anlayış kıtlığı, hem de gerçeklere sırt çevirmek demektir” der.

Solcu’ diye tanımlananların karşısındakilere de ‘sağcı’ denir. ‘Sağcı’ demek ekonomide devletçi olmayan, liberal olan muhafazakâr olan ‘sağcı’ sayılmıştır.

...Kendilerine ‘mukaddesatçı’ diyen dindarla, milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi sosyalist ve komünistlerin kendilerini ‘milliyetçi’ diye öne sürdükleri görülmüştür” der.

“Turancılarla İslam birlikçileri sağda birleştikleri varsa, Turancılarla sosyalistlerin sosyal adalet kavramında birleştikleri geçeği vardır” der Atsız.

“Bizdeki dincileri ve hilafetçileri sağa koymak, Batı ülkelerinde ki teamüle de aykırıdır... Sağ-Sol tarifi, Türkiye için milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti milliyetçi olduğu nispette sağcıdır. Fakat milliyetçilik milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti, adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir...”

“...Dincilik ve siyasi ümmetçilik, Türkçülüğü ikinci plana itmek ve ya varsaymak olduğundan milliyetçiliğe aykırı yahut düşmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasi ümmetçiler, hilafetçiler ‘sağcı’ olamazlar... Türkçülüğü İslam topluluğu içinde eritmek malihulyasına kapılmış olduklarından beynelmilelcilerdirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar...”

Adsız, “aşırı sağ” diye atlandırılan İslamcıları da “sağ” olarak asla kabul etmez. Örnek verir: (Yıl 1968) “Geçen yıl sonrasında yakalanan ‘Hızbuttahrir’ adlı derneğin hilafetçi olduğu, Türkiye’yi şeriata göre idare etmek istediği, resmi dil Arapçayı kabul ettiği açıklanmış ve başlarında bir Arap bulunan bu grup ‘aşırı sağcı’ diye sınıflandırılmıştır.” diyerek Adsız tepki koyar ve Türklerin birleşip tek devlet halinde toplanmasını ülkü edinmiş Türkçülerle bu yobazları aynı grupta nasıl toplanabilir) Resmi dilin Arapça olmasını isteyenlerle bir tutulur mu?”

“İdeoloji bakımdan ‘sağ’ milliyetçiliği ‘sol’ beynelmilelciliği temsil ettiği için ‘sağ’ Türkçüler, solda beynelmilelciler vardır. İster dünya beynelmilelcileri ister Türk beynelmilelcileri soldur” der.”

“...’Ben bu milletin sömürülen fertlerini düşünüyorum’ demekle de olmaz. Bir milletin sömürülen fertlerini, başka milletlerin merhametli insanları da düşünebilir.” demekle Adsız öncelik kendi milletinin çıkarları demek ister.

CKMP'den MHP'ye Milli kaygıların önüne oy kaygıları keserse...
Katıksız bir Türkçü olan Nihal Adsız ile Türk İslam Sentezciliğine kayan Alpaslan Türkeş’in arası kırk yıl önce açılır. Dokuz motosikletli genç, Alpaslan Türkeş’in “Dokuz Işık” ı temsil en, Ellerinde 16 Türk devletlerini temsil eden bayraklarla on altı gençle birleşerek Adana caddelerinde turladıktan sonra, mehter marşıyla MHP kongresi 8 Şubat 1969’da en kapsamlı dönüşümle açılır.

Türkeş’e mesafeli olan katıksız Türkçü Adsız taraftarları da kongre yerine girerler. Turancıydılar; “Büyük Türkiye” yi kurma yolunda yeminliydiler. Sloganları Tanrı Türkü Korusun idi. Yakalarında Bozkurt rozeti, sarkık bıyıkları, başlarında kalpakları vardı. Adsız adını alan Nihal, Göktürkler de henüz devlete yararlı bir işi yerine getirmemişse kişiye ad verilmezdi. Katıksız Türkçü Nihal Adsız, “Adsız” soyadını Türk’e yaraşır bir alanda hizmet etmediğinden almıştı...

Alpaslan Türkeş ise bir iş görmesine hacet kalmadan “Başbuğ” unvanını kendine layık görmüştür.

Her ne kadar olursa olsun çalışmaları partiye oy kazandıramıyordu. CKMP, Türkçü bir parti olmasına rağmen seçimlerde siyasi çizgisinde geniş kitlelere ulaşamıyordu. Her ne kadar Türkçü bir parti olsa da işin bir püf noktası olduğunun, oy toplamanın başka yolları olduğunu sezerler.

Parti çizgisini değiştirmeye Türkeş ve arkadaşları karar verirler. Her ne kadar laik, demokratik, cumhuriyetçi ve Türkçü bir parti olsalar da, oy alabilmek için Türkçü motiflerin yanına İslam-i motifler de yerleştirmeye başlarlar.

Sosyal alanlarda İslam’ın ne kadar önemli olduğu Adana kongresinde, değişime karşı çıkan güçlü bir katıksız Türkçüler olmasına rağmen, Adsızcılar-Türkeşçiler arası derin kavgalarla büyük dönüşüm başlar.

Adsızın hayallerini süsleyen katıksız Türkçülüğünün “Tanrıdağı” yanına İslamiyet’in simgesi olan “Hiradağı” eklenir sloganlarına: “Tanrıdağı kadar Türk, Hiradağı kadar Müslüman” Katıksız Türkçülerin taşıdığı diğer sloganlar: “Tanrı Türk’ü korusun” yerini, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” şekliyle Araplaştırılır.

Daha giderek, “Ya Allah, bismillah, Allah-u ekber” sloganları sertleşir. Nihal Adsız, Ellerinden uzaklaşan partileri için: MHP de Allah, Tanrı’yı kovdu” der ve dahi Türkeş’e: “Sen git, güvendiğin Araplara biat et; oy toplamak için Arap develere bin” der.

Nihal Adsız ve arkadaşlarına göre katıksız Türkçülük 1969 Adana kongresinde öldü. 8 Şubat 1969 da Adana kongresinde Türkeş ve arkadaşlarınca ele geçirilen CKMP adı, MHP olarak değiştirilir. Bozkurt sembolünün yerini üç hilal alır. “Bozkurtlar” “Ülkücüler olur. “Türkçülük”yerini “Milliyetçilik” alır. Şamanist Bozkurtlara ihtiyaç kalmaz.

MHP, dönem-dönem laiklik sıfatını yitirerek, ideolojileşme ve radikalleşme de dinci partilerle yarışır hal aldı ve Atatürk’e bile pek yer verilmez olduğu anlar oldu. Çünkü bu çıkışları Kemalist ideolojiden, oy almaya dönük İslam-i söylemlere dönüş ile Türkeş bir tür utangaç ve mahcup Atatürkçü olarak kaldı.

Ülkücü gençleri artık tarikat ve cemaatlerin liderlerini ziyaret ediyorlar. Oruç tutmayanları okullarda, sokaklarda dövüyorlar, şeyhlerin, şıhların ellerini öpüyorlardı.

Son gelinen nokta, MHP yine oy kaygısına kapılarak AKP’nin plansız, programsız türban sevdasına balıklama atlamıştır. MHP artık Türk milliyetçiliğinin sözcüsü olma yolunda ki adımları artık ciddiye alınmaz olmuştur.
__________________
Signatürü

deneme

Beysam42 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Beysam42 Kullanıcısına bu mesajı için 10 üye teşekkür etti:
ALİOSMAN (08-09-2009), buvatan-1974 (07-09-2009), Kartal Gözü (06-09-2009), Kavaz (05-09-2009), KRANKSS (06-09-2009), Levent Akıncı (05-09-2009), Türkkızı (05-09-2009), Vedat Kuşaklı (05-09-2009), İsmail O.SOYKAN (22-06-2010), Şimşek (05-09-2009)
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


WEZ Format +2. Şuan Saat: 11:42 AM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Kibris 1974
Kibrisveteriner
Günün Sözü : " Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar. "

Hz. MEVLANA